Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Suriye Güvenlik Güçleri beyin takımını bertaraf etmek üzere düzenlenen 18 Temmuz 2012 tarihli saldırıdan kısa bir süre toplanmıştır. Kuşkusuz, Batılı devletler ve Rusya, peş peşe yapılan iki oturumda, Suriye’de meydana gelen olaylar konusunda çözüm önerilerinde bulunmuştur. Ancak, süregelen benzer durumlarda olduğu gibi, terörist eylemleri kınama görevi Güvenlik Konseyine düşmüştür. Bu durumda, alışılageldiği teamül, oybirliğiyle bir deklarasyon kaleme almak ve dönemin başkanlık görevini ifa eden kişinin, mevcut durumda Kolombiyalı Nestor Osorio’nun, hazırlanan bildirgeyi kamuoyuna okuması şeklindedir. Konsey yönetimince, protokoller nezaket gereği, saldırıya maruz kalan üye devlete taziyeler sunulmaktadır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi meydana gelen gelişmeler karşısında sesiz kalmıştır. Batılı üye devletler, uluslararası ilişkiler alanında temel prensiplerden birisi olan terörizmin kınanması ilkesini Suriye’ye yapılan saldırı konusunda uygulamaya koymamıştır. İşin daha da kötüsü, Almanya, İngiltere, Fransa ve Amerika liderleri kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda terörizmi kınama yerine, kurban gidenlere suçlama getirilmiş, maruz kaldıkları şiddetin sorumlusu olarak ilan edilmiş ve saldırıyı gerçekleştiren güçlere desteklerini yeniden ifade etmişlerdir. Batılı medya kuruluşları, saldırıda kurban gidenlerin ölümü Suriye insanı kanına susamışlıklarını gidermeye yetmemiş gibi, bir de kurbanların hatırasını lekelemek üzere işe koyulmuşlardır.

Suriye’de devam etmekte olan terörizm faaliyetlerine NATO ve Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi sponsorluk yapmakta olduğuna dair hiç kimsenin şüphesi bulunmamaktadır. Ancak, bütün bu faaliyetler, şimdiye kadar, riyakârlık perdesi arkasından yürütülmüştür. Çin ve Rusya’nın çifte vetosu karşısında Suriye’ye bombaları yağdırıp, viran hale getiremeyen Batılı güçler ve Arap işbirlikçileri, tuttukları paralı askerlerle saldırı düzenleyene kadar Suriye yönetimini kınama ile yetinmişlerdir.

Ayman El Zawahiri 12 Ocakta Suriye’ye karşı cihad çağrısı yapmıştır. Hemen sonra, NATO, Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi ve El-Kaide aynı amaç uğruna cepheye katılmışlardır. Bununla birlikte, Brüksel, Mısırlı şeyh’in beyanatları yalnızca kendisini bağladığı izlenimini vermiş, herhangi bir yorum yapma ihtiyacını duymamış ve NATO’nun tutumunda da şeyhin verdiği fetvalara göre herhangi bir revizyon yapılmayacağı anlaşılmıştır. Bu argüman ikna edici olmadığı gibi,bir yandan, kendilerini demokrasinin şampiyonu ilan edenlerin ve diğer yandan da, İslamcılık politikasını sürdürenlerin ortak hedefleri sorununa çare olmamıştır. Ama verilmek istenen görüntünün gerçekmiş gibi kabul edilmesine katkıda bulunmuştur. Şimdi ise, dünya kamuoyu, riyakârlık maskesini fark etmiş ve Batılı güçler de teröristlerle olan işbirliklerini gizleyememiştir.

Dönüm noktası, 6 Temmuz’da, Paris’te yapılan Suriye “dostları” 3.Konferansı sırasında ortaya çıkmıştır. Fransa Devlet Başkanı François Hollande, o zaman kadar herhangi bir teması olduklarını inkâr etmeye özen gösterdikleri, el altında mali yardımda bulundukları şahsiyetlere konferans sırasında onur yeri tahsis etmiştir. Suriye savaş suçluları, yabancı işbirlikçileri tarafından kendilerinden tiksinti duyulabileceği kaygısı olmaksızın, kahramanlık mertebesine yükseltilmiştir.

El-Kaide’nin bir dahaki Suriye “dostları” konferansına davet edileceğini beklemeyen Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, bu tutum karşısında şaşkınlık geçirmiştir: Lavrov, tanık olduğu bu durum karşısında, “böylesi bir davranışın, Güvenlik Konseyi yükümlülüklerine yerine getirinceye kadar, Batılı güçlerin bu tarz terörist saldırıları desteklemeye devam edeceği anlamına geldiğini ve bu davranışın dehşet verici bir durum olduğunu” ifade etmiştir. Ve açıklamasının devamında, “bu davranışı nasıl yorumlayabileceğimizi bilemiyoruz” şeklinde belirtmiştir.

Ahlaki bir meselenin ötesinde, bu doktrinel dönüşüm ne anlama gelmektedir? Batılı güçler, on yıllardan beri, kendilerini “terörizme karşı mücadele vermede” şampiyon ilan etmiş olmalarına rağmen, bugün ise, aleni bir şekilde terörizm faaliyetlerine destek vermektedir.

Aralarında, ABD’li strateji uzmanı Zbignew Brzezinski’nin de yer aldığı çok sayıda yazar “terörizme karşı mücadele” kavramının aslında absürt bir konsept olduğunu vurgulamışlardır. Teröristlere karşı mücadele verilebilir, ancak, stratejilerine karşı mücadele verilemez. Ne şekilde mücadele verilirse verilsin, piyasaya sürülen bu sloganın, bazı devletlere İyi Devlet sıfatı verilmesine yarayan çifte avantajı bulunmakta ve söz konusu devletlerin diğerlerine karşı yürüttükleri sonu gelmez savaşı meşrulaştırmaya yaramaktadır.

Terörizm faaliyeti, her zaman var olduğu kabul edilen, asimetrik bir savaş yöntemidir. Bu savaş yöntemi karşı tarafın gücünde zayıflık meydana getirmeye yaramaktadır. Ancak, askeri zafer elde etmek için yeterli olmayıp, tercih eden tarafı siyasal çöküşe sürükleyebilen bir savaş yöntemidir. Bu yöntemi uzun süre kullanan tarafın iktidar olma perspektifinde kayıplara neden olmaktadır. Terörizm faaliyeti, taraflardan birinin zayıf kaldığı dönemlerde, zafer elde etmek için değil de, konvansiyonel bir savaşı yürütebilme gücünü toplanıncaya kadar, zaman kazanmak üzere başvurduğu, ahlaki olmayan bir savaş yöntemidir.

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un şaşkınlığı işte tam da bu durumdan kaynaklanmaktadır. Batılı güçler bazen ahlaksız tutumlarını, bazen de zayıflıklarını kabul edebilecek kadar olgunluk mertebesine ulaşmışlar mı? Onları, bu tarz davranışlarını saklamaya sürükleyen nedenler nelerdir? Veya hiç kimsenin henüz düşünmek bile istemediği, yıkımları çok daha yakın olamaz mı?

Kamuoyu, Suriye krizinin bir iç çatışmadan kaynaklanmadığı veya bundan böyle de, iç çatışmadan dolayı olmayacağı, dünya üzerinde hüküm süren küresel güçlerin egemenlik alanlarında yeniden düzenleme yapma ihtiyacından kaynaklandığını bilmektedir. Washington, Büyük Ortadoğu Projesini yeni bir tasarıma göre dizayn etmeye ve bölgedeki askeri denklemi yeniden kurmaya çalışmaktadır. Buna karşılık, Moskova ise, ABD’nin bölgedeki tasarımına karşı çıkmakta, uluslararası hukuk kurallarına ve çok taraflık (multilateralisme) prensiplerine dayalı yeni bir dünya düzenini kurmaya çabalamaktadır. Bundan dolayı, Suriye coğrafyası söz konusu küresel güç blokları arasında çekişme alanı görevini görmektedir.

Jeofizik bilimi tektonik plakaların depremin meydana gelmesini tetiklediğini bize öğretmiştir. Jeopolitik bilimin de kendine göre kuralları vardır. Sözüm ona “Özgür Suriye Ordusu” hakkında basında yer alan haberler, kamuoyunda bu imajı yaratmada haksız bir şekilde katkıda bulunmuştur. Her iki küresel güç Suriye’de karşı karşıya gelmiştir. Ancak, konuya jeofizik bilimi açısından bakacak olursak, Avrasya katmanının altından kaymaya ve gözden kaybolmaya başlayan Batılı plaka olmuştur, yoksa tersi bir durum söz konusu değildir.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Washington’u hayatının son demlerini yaşayan bir hastaya benzetmiştir. Lavrov hastayı dikkatle incelemiştir. Tarihsel sürecin insanoğluna tutuğu ışıktan öğrenildiği şekliyle,“İmparatorlukların kendi yataklarında, ecelleriyle ölmedikleri” bilincinde olan Sergey Lavrov, Amerikan İmparatorluğuna, bir çılgınlık nöbetini geçirmeden, nazik bir şekilde, gömüleceği mezarlık yerine davet ederek, itidal telkin etmektedir. Batının şimdilerdeki terörizmi savunması, bunama krizi geçirme başlangıç semptomu mu? Veya geri dönüşümü olmayan akıl hastalığı belirtisi mi?

Çeviri
Nizamettin Karabenk
Kaynak
Tichreen (Syrie)