JPEG - 34.2 kb
ABD’nin düzeni dünyada hüküm sürüyor: 11 Mart 2006’da Slobodan Miloseviç, Hollanda’da Scheveningen’deki BM’ye ait tutuklama merkezinde öldürüldü; yargılama parodisi sonrasında, 30 Aralık 2006’da Saddam Hüseyin asıldı ve Muammer Kaddafi 20 Ekim 2011 tarihinde işkenceyle öldürüldü.

Bundan yirmi yıl önce, 17 Ocak 1991’in ilk saatlerinde, Basra Körfezinde, bugün yaşamakta olduğumuz tarihsel aşamanın başlangıcı olan Irak’a karşı savaş, yani « Çöl Fırtınası » harekatı başladı. Bu savaş tam da Berlin Duvarının yıkılması sonrasında, Varşova Paktının ve bizzat Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında başlatıldı. Bu gelişme, Avrupa ve Orta Asya bölgesinde tamamen yeni bir jeopolitik durum ortaya çıkardı. Ve dünya ölçeğinde, ABD’ye kafa tutabilecek süper güç ortadan kalktı.

« Başkan Bush (Baba) bu tarihsel değişimi iyi kavradı » diye anlatıyor Colin Powell. Washington, vakit kaybetmeden « yeni bir ulusal güvenlik stratejisi ve onu desteklemek için de bir askeri strateji » çizer. Saddam Hüseyin’in emriyle, Ağustos 1990’da gerçekleşen Irak’ın Kuveyt’e saldırısı, « ABD’nin yeni stratejisini tam da halka açıkladığı sırada uygulamaya sokma imkanı » tanır.

« Bir numaralı düşman » haline gelen Saddam Hüseyin, ABD’nin 1980’li yıllarda o dönem için ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarının « bir numaralı düşmanı » olan Humeyni’nin İran’ına karşı savaşta desteklediği aynı liderdir. Ama, 1988’de İran’a karşı yürütülen savaş sona erince, ABD Irak’ın Sovyetlerin yardımı sayesinde bölgede hakim bir rol üstlenmesinden çekinir. Dolayısıyla da geleneksel « böl-yönet » politikasına sarılırlar. Washington’un yönetimi altında, Kuveyt’in de tavrı değişir: Irak’la daha önce anlaşmaya vardığı borcun hemen iadesini şart koşar ve her iki ülkenin topraklarına yayılmış bulunan Rumeyla petrol sahasını işletirken, petrol üretimini OPEC tarafından belirlenen kotanın üstüne çıkarır. Böylece, 40’ı Kuveyt’e ve Suudi Arabistan’a olmak üzere, 70 milyar dolardan fazla bir dış borçla savaştan çıkan Irak’a bir gerekçe sunmuş olur. Bu noktada Saddam Hüseyin bu çıkmazdan, 1922 yılında İngiliz Prokonsülü Sir Percy Cox tarafından çizilen sınırlarıyla Irak’ın körfez’e erişimini engelleyen Kuveyt topraklarını « yeniden ilhak ederek » çıkmayı düşünür. Washington, Bağdat’a bu anlaşmazlığın dışında kalmak istediği izlenimi verir. 25 Temmuz 1990’da, Pentagon’un uyduları işgalin çok yaklaştığını açıkça göstermesine karşın, Bağdat’taki Amerikan Büyükelçisi April Glaspie, Saddam Hüseyin’e ülkesinin Araplar arasındaki çatışmalara karışma niyetinde olmadığını ve Irak’la ilişkilerini geliştirme umudu içerisinde olduğuna inandırır. Saddam Hüseyin tuzağa düşer ve bir hafta sonra, 1 Ağustos 1990’da, Irak güçleri Kuveyt’i işgal eder.

Uluslararası koalisyon kuran Washington, %70’i ABD’li olan 750 000 askerden oluşan bir gücü, General Schwarzkopf komutası altında Körfeze gönderir. 43 gün boyunca ABD ve müttefik hava kuvvetleri, 2 800 uçakla, 110 000’den fazla sorti yaparlar ve aralarında 10 milyon alt-mühimmat yayan misket bombalarının da dahil olduğu 250 000’den fazla bomba atarlar. Bombardımanlara, ABD’yle birlikte, İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan, İspanyol, Portekiz, Belçika, Hollanda, Danimarka, Norveç ve Kanada hava ve deniz kuvvetleri de katılır. 23 Şubat’ta, bir buçuk milyon askerden oluşan koalisyon birlikleri kara harekatını başlatırlar. Harekat, 28 Şubat’ta, Başkan Bush tarafından ilan edilen « geçici ateşkesle » sona erer. Savaşı, Irak halkında savaştan daha çok kayba yol açan ambargo izler. Yarısı çocuk olmak üzere bir milyondan fazla insan ölür.

Körfez savaşından hemen sonra, Washington rakiplerine ve müttefiklerine daha önce benzeri görülmemiş bir mesaj verir: « Amerika Birleşik Devletleri, dünya çapında gerçekten de çok boyutlu –siyasi, ekonomik ve askeri- bir güce, menzile ve etkiye sahip tek ülkedir. Amerikan liderliğinin yerini alacak başka hiçbir güç yoktur » (ABD’nin ulusal güvenlik Stratejisi, Ağustos 1991).

Körfez Savaşı, İtalyan Cumhuriyetinin, Anayasasının 11nci maddesini ihlal ederek ABD komutası altında katıldığı ilk savaştır. NATO, her ne kadar resmi olarak savaşın tarafı olmasa da, askeri harekatlar için güçlerini ve tesislerini hizmete sundu. Birkaç ay sonra, Kasım 1991’de, Atlantik Konseyi, ABD’nin yeni stratejisini izleyerek, « İttifakın yeni stratejik konseptini » yayınladı. Aynı yıl, İtalya’da Anayasa’yı bir kenara iten ve silahlı kuvvetlerin görevini « gerekli olduğu her yerde ulusal çıkarların koruyuculuğu » olarak gösteren « yeni Savunma modeli » açıklandı. Böylece Körfez Savaşıyla birlikte, ABD komutası altında, « barışın muhafazası için insani amaçlı harekatlar » olarak sunulan, birbiri ardı sıra yürütülen savaşları yönlendiren strateji ortaya çıkmış oldu: 1999 Yugoslavya, 2001 Afganistan, 2003 Irak, 2011 Libya ve 2013’den beri de Suriye. Bu savaşlara, aynı stratejik çerçeve içerisinde gerçekleşen, İsrail’in Lübnan ve Gazze’ye karşı, Türkiye’nin PKK’nın Kürtlerine karşı, Suudi Arabistan’ın Yemen’e karşı yürüttükleri savaşlar, IŞİD ve ABD ve NATO stratejisinin diğer işlevsel terörist gruplarının faaliyetleri, Rusya’ya karşı yeni Soğuk Savaşa hizmet edecek şekilde Ukrayna’daki darbede neo-Nazilerin kullanılması eklendi.

Başkan Bush’un Ağustos 1991’deki söyledikleri trajik anlamda kahincedir: « Körfez Krizi, yeni dünya düzeninin beşiğidir ».

Çeviri
Osman Soysal
Kaynak
Il Manifesto (İtalya)