Voltaire İletişim Ağı

ABD’nin Dış Politikası

ABD’nin dış politikası, Pentagon’un eğittiği birliklerin CIA’inkilerle savaştığı Suriye’de görüldüğü gibi günümüzde genellikle çelişkilidir.
Bununla beraber bu politika, iki noktada tamamen tutarlıdır : Bir yandan Avrupa Birliği, diğer yandan Rusya arasında Avrupa’yı ; bir taraftan ASEAN ve diğer taraftan da Çin arasında Uzakdoğu’yu bölmek.
Neden ve bunu önceden öngörmek mümkün mü ?

| Şam (Suriye)
+
JPEG - 54.1 kb

ABD’nin dış politikasını açıklamak, dolayısıyla öngörmek için yüzyıldan uzun süre yalnızcılar ve müdahaleciler karşı karşıya getirildiler.

Yalnızcılar, dini değerlerine dayalı ve dolayısıyla Avrupa sinizminden uzaklaşmış yeni bir dünya kurmak için, yaşlı bir Avrupadan kaçan “Hacı Ataları” çizgisinde bulunuyorlardı.

Müdahaleciler, bazı “Kurucu Ataları”nın geleneğinde, sadece bağımsızlıklarını kazanmayı değil, tek başlarına İngiltere İmparatorluğu projesini de sürdürmeyi istiyorlardı.

Bugün, bu ayrım akla pek yatkın değil çünkü ABD gibi dev bir ülke için bile tek başına ayakta kalmak imkansız hale geldi.

Siyasi rakiplerini izolasyonizm (yalnızcılık) ile suçlamak yaygın görüş olsa da Ron Paul dışında bu düşünceyi savunan artık hiçbir Amerikalı politikacı bulunmamaktadır.

Tartışma, sürekli savaş yanlıları ve daha ölçülü güç kullanımından yana olanlar arasında sürdürüldü.

Profesörler Martin Gilens ve Benjamin I. Page’in çalışmalarına baktığımızda, ABD’nin mevcut politikasına vatandaşların iradesinden bağımsız olarak birtakım çıkar grupları tarafından karar verildiği görülmektedir [1].

Dolayısıyla bu konuda, bir yandan menfaati “sonu olmayan savaşı” sürdürmeye dayanan, ABD’nin ekonomisine hükmeden ordu-sanayi grubu, diğer yandan elbette gerçekten daha sanal bir ürüne sahip ancak dünyanın barış içinde olduğu her şeyden haraç kesen şirketlerin (bilgisayar yazılımı, yüksek teknoloji, eğlence sanayisi) etkisini görmek yerinde olur.

Bu konunun analizi, XIX. ve XX. yüzyılda egemen olan hammaddelere ve enerji kaynaklarına erişim sorununu bir kenara bırakmakta ancak tamamen yok olmasa da kesinliğini kaybetmektedir.

“Büyük Ortadoğu” hidrokarbürlerine erişimi “ulusal güvenliğe” eş tutan “Carter Doktrini”nden bu yana Washington’ın CentCom’u kurduğu, Körfez’e 500 binden fazla adam gönderdiği ve bölgenin tamamının kontrolünü istediği görülmüştür [2].

Yaklaşan “petrol üretiminin tepe noktası” tehlikesine inanan Dick Cheney’nin kontrolü altında olmayan tüm bölge ülkelerinde “Arap Baharları” ve savaş hazırlığına karar verdiği hatırlanmaktadır.

Ancak ABD, tabaka halinde kayadan (şist) elde edilen petrol ve gaz üretimi dışında Meksika Körfezi’ndeki hidrokarbürlerin kontrolünü ele geçirdiğinden, bu politika uygulama aşamasında anlamını yitirmiştir.

Bu nedenle, gelecek yıllarda ABD sadece “Büyük Ortadoğu”dan vazgeçmeyecek, aynı zamanda rekabet edecek ve Meksika Körfezi’ndeki işletimi tehdit edebilecek tek orta büyüklükteki güç olan Venezuela’ya büyük bir savaş açabilecektir.

The Atlantic’e verdiği mülakatlarda Başkan Obama, doktrinini açıklamaya çalışmıştır [3].

Bu amaçla, özellikle Suriye’deki kırmızı çizgi konusundan sonra onu çelişkili ifadeler kullanmak ve zayıflıkla suçlayanlara uzun uzun ve tekrar tekrar yanıt vermiştir.

Obama, kimyasal silah kullanımının aşılmaması gereken bir kırmızı çizgi olduğunu belirtmiş

ancak yönetiminin, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin bu silahları kendi halkına karşı kullandığını ileri sürmesi üzerine yeni bir savaşı başlatmayı reddetmiştir.

Başkan Obama, suçlamaların bir temele dayanıp dayanmadığını öğrenmeyi bir kenara bırakarak ABD’nin bu savaşta askerlerinin hayatını riske edecek bir çıkarı olmadığı ve ulusal menfaatlerine karşı gerçek tehditlerle mücadele için onlardan yararlanmak üzere güçlerinden tasarruf etmeyi seçtiğini vurgulamıştır.

Bu ölçülülük “Obama Doktrinini” oluşturmaktadır.

O halde bu gerçek tehditler nelerdir ? Başkan bundan bahsetmemiştir.

En fazla Amerikan Ulusal İstihbarat Konseyi’nin çalışmaları ve çıkar gruplarının gücü konusunda daha önce belirtilenler göz önünde bulundurulabilir.

Baba G.W. Bush’un “Ticaret üstünlüğü” dayalı doktrinine dönmek için, ABD’in, 11 Eylül sonrası küresel hakimiyet “G. W. Bush Doktrini”nden vazgeçtiği görülmektedir

Soğuk Savaş, savaşçı eksikliği nedeniyle sona erer ermez,düzensiz kapitalist sistem bünyesindeki ekonomik rekabet dönemi gelmiştir.

Bu, aynı zamanda ideolojik çatışmalar döneminin sona erdiğini garanti edilmesi, Başkan Obama’nın Küba ve İran’a yaklaştığına inanmak için de elverişli bir durumdu.

ABD üstünlüğünün yanı sıra uluslararası oyunun kuralını da tek başlarına reddeden bu iki devrimci ülkenin muhalefetini yatıştırmak kaçınılmazdı.

ABD’nin 5+1 anlaşmasının uygulanmasında sergilediği kötü niyet, açıkça, söz konusu ülkenin İran’ın nükleer gücü ile alıp vermediğini , sadece Humeyni devriminin tek başına hareket etmemesini sağlamaya çalıştığını göstermektedir.

Bu bağlamda, başta Avrupa Birliği’ne gem vurmak olmak üzere her şeyin yeni rakibin ortaya çıkışını önlemek için yapılması gerektiğini savunan ‘’Wolfowitz Doktrini’’ne dönüşe tanıklık edilmektedir [4].

Söz konusu strateji, Washington’ın Çin’in uyanışını daha fazla kaygıyla göz önünde tuttuğu bir hale getirilmiştir.

Bu şekilde, büyük Ortadoğu’daki askerlerin çekilmesi, bu yeni bölgenin kontrolü için onları yeniden konuşlandırmayı ve Çin’in gücünü durdurmayı kapsayan “Uzakdoğu’ya kayan eksen” stratejisinden bahsedilebilir.

Pentagon, Çin’in yıkılmasına ilişkin yeni muhafazakar coşkusundan vazgeçtiyse, amacının, Pekin’i sadece ekonomik rolde tutmayı ve sınırı dışındaki tüm siyasi etkileri engellemek olduğu anlaşılmaktadır.

Bununla beraber, tanık olunan bunun tam aksine ‘’Uzakdoğu’ya kayan eksendir’’.

ABD, şüphesiz Pasifik’teki varlığını bir nebze güçlendirmiştir ancak özellikle askeri açıdan Orta Avrupa’ya yerleşmiştir.

Filistin, Yemen, Suriye ve Irak’ta savaşlar devam etse, Libya’da silahlar yeniden konuşsa da, Ukrayna’da yeni bir savaş çıkmıştır.

Bu gelişmeyi yorumlamak için iki yol bulunmaktadır.

Bir yandan Rusya’nın sınırına askeri konuşlanma ve bunun yol açtığı Moskova’nın askeri cevabının hiçbir zaman barışı tehdit etmediği düşünülebilmektedir.

Böyle bir savaş çok riskli ve kesinlikle gereksiz gibi görülmektedir.

Ukraynada’daki savaş Rusya’ya yönelik olmayacaktır; fakat yaptırımlar ve karşı yaptırımlarla Avrupa üzerinde yapay olarak sahte Rus tehdidi yaratabilecektir, bu durum da ABD’nin müttefik saflarını “korumasını’’ sağlayacaktır.

Diğer taraftan, ABD’nin gelecekteki ekonomisinin uluslararası ticaretin kontrolüne, dolayısıyla deniz taşımacılığını elinde tutmasına dayandığı düşünülebilir [5].

Aksine, Rusya ve Çin’in kalkınması ABD’nin vesayetinden kurtulma ve kıtasal ticaret yollarının inşasını içermektedir.

Bu, Devlet Başkanı Şi’nin, biri Akdeniz’e kadar Orta Asya, Pakistan, İran, Irak ve Suriye’den, diğeri Almanya’ya kadar Rusya’dan geçen iki ipek yolunun inşası projesidir.

Bunlar, bugün Ortadoğu’da DAEŞ ve Avrupa’da Ukrayna tarafında kesilen iki yoldur.

Deniz taşımacılığı konusu, Afrika Boynuzu’ndaki korsanların desteğiyle XXI. Yüzyılın başında ABD’nin stratejisinin merkezindeydi [6] ; bu strateji Moskova ve Pekin’in bölgeye savaş gemilerini göndermesiyle son buldu.

Bununla beraber, Çin Mısır’a Suveyş Kanalı’nda ikinci kanal yaptırsa da, Bab’ül Mendep Boğazı tarafından giriş resmi olarak Cibuti ve yan resmi olarak El Kaide Mukella İslam Emirliği’nin kontrolünde kalmıştır.

Ticaret yollarının kontrolüne finans ticaretini de eklemek uygun olacaktır.

İşte bu nedenledir ki ABD Adaleti’nin dünyanın kalan kısmındaki bankalara kademeli olarak empoze etmek için kurallar getirmektedir.

Ancak bu durumda bile Rusya kendi Swift sistemini kurmuş, Çin ise ABD kurallarına boyun eğmemek için parasını dolara çevirmeyi reddetmiştir.

Bu analiz doğruysa, Suriye, Irak ve Ukrayna’daki savaşlar, Rusya ve Çin’in Batı Avrupa’ya kadar başka bir ticaret rotasını güvenlik altına aldığında sona erecektir.

Konuyla ilgili olarak, ABD’ nin bu kadar uzun süre mücadelesinden sonra Beyaz Rusya’yı kendi cephesinde devirme çabaları görülmektedir ;

bu Ukrayna’nın güvenlik duvarını yıkma Batı ve Doğu Avrupa arasında sıkı bir bölünme sağlama yoludur.

Bu perspektifte, ABD’nin Avrupa Birliği (TTIP) ve ASEAN (TTP) ile başlattığı ticari müzakereler, ilişkileri güçlendirme değil, tam tersine Rusya ve Çin’i pazarlardan dışlama amacı taşımaktadır.

Bu, Avrupalıların ve Asyalıların Rusya ve Çin’in müzakerelere girişini istemek yerine üretim standartları seçeneklerine odaklanmasının oldukça akıl dışı bir yoludur.

The Atlantic’teki son mülakat, ABD’nin ittifaklarını gün ışığına çıkarmayı, onları yeni stratejik doktrine adapte etmeyi planladığı yönündedir.

Böylece, dönemin Ortadoğu petrolünü parmağında oynatan Suud Ailesine destek hiçbir yarar sağlamamakta , hatta yük teşkil etmektedir.

Bununla beraber, okyanusların kontrolünden (Atlantik Şartnamesi), tek kutuplu (Irak savaşı) bir dünya şekillendirme girişimine kadar önem taşıyan İngiltere ile ‘’özel ilişki’’ artık belirli bir yarar sağlamamaktadır ve bu konu tekrar düşünülmelidir.

Artık Ortadoğu’da işe yaramayan ve sadece Tel-Aviv’in dünyanın başka bölgelerinde yararlı olacağını göstermesi durumunda hayatta kalabilecek İsrail’e masraflı destek de unutulmamalıdır.

Hillary Clinton’ın temsil ettiği ordu-sanayi grubu ve WASP ideolojisi, Donald Trump tarafında temsil edilen geçiş parası alan endüstri ve “Amerikan rüyası’’ sosyal paktını karşı karşıya getiren önceki açıklamalar mevcut ABD başkanlık kampanyasına uygun düşmemektedir [7].

Söz konusu kampanyanın şiddeti 1995’ten bu yana savaş kışkırtıcılığının paylaşımsız üstünlüğünden sonra bu güçlerin yeniden dengeli hale getirilme gerekliliğini kanıtlamaktadır.

Bugün Trump tarafından temsil edilen cephe üstün geldiğinde, savaşların sona erdiğini ancak teminatların ve telif haklarının ödenmesi için ezici zorlayıcı tedbirin uygulandığını görmek beklenebilir.

Zaferinin gecikmesi halinde, ABD bezmiş halkın ayaklanması ve isyanlarla karşı karşıya gelebilir.

Dolayısıyla ABD’nin dış politikasını öngörmek gayet zor olacaktır.

Çeviri
Seyma Tahan

[1] « Testing Theories of American Politics : Elites, Interest Groups, and Average Citizens », Martin Gilens and Benjamin I. Page, Perspectives on Politics, Volume 12, Issue 03, Eylül 2014, sayfa. 564-581.

[2] “State of the Union Address 1980”, by Jimmy Carter, Voltaire Network, January 23rd, 1980.

[3] “The Obama Doctrine”, Jeffrey Goldberg, The Atlantic (USA) , Voltaire Network, 10 Mart 2016.

[4] « US Strategy Plan Calls For Insuring No Rivals Develop », Patrick E. Tyler, and « Excerpts from Pentagon’s Plan : "Prevent the Re-Emergence of a New Rival" », New York Times, March 8th, 1992. « Keeping the US First, Pentagon Would preclude a Rival Superpower », Barton Gellman, The Washington Post, March 11, 1992.

[5] “The Geopolitics of American Global Decline”, by Alfred McCoy, Tom Dispatch (USA) , Voltaire Network, June 22nd, 2015.

[6] « Pirates, corsaires et flibustiers du XXIe siècle », par Thierry Meyssan, Оdnako (Russie), Réseau Voltaire, 25 Haziran 2010.

[7] “Bir sonraki ABD Başkanı kim olacak?”, yazan Thierry Meyssan, Tercüme Osman Soysal, Voltaire İletişim Ağı , 4 Nisan 2016.

Bu makale yaratıcı ortakların lisansı altındadır

Voltaire İletişim Ağı’nın makalelerini kaynak belirtmek ve ticari hedefler gütmeme koşuluyla, makalenin içeriğini değiştirmeden serbestçe çoğaltabilirsiniz (Lisans CC BY-NC-ND)

Voltaire İletişim Ağı’nı desteklemek

Kalite analizlerinden geçen bu Web Sitesi, dünya anlayışınızın geliştirilmesine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Bu sitenin devamını sağlamak için işbirliğinize ihtiyacımız var.
Bize bağışta bulunarak yardımcı olunuz.

Voltaire İletişim Ağı’na nasıl katılımcı olabilirsiniz?

Voltaire İletişim Ağı Moderatörlerinin hepsi fahri olarak çalışmaktadırlar.
- Profesyonel düzeyde Tercümanlar: Çevirilerinizle katkıda bulunabilirsiniz.