Voltaire İletişim Ağı

Rus diplomasisinin Ortadoğu’daki başarısı

İki aydan beri Ortadoğu’yu dönüştüren siyasi değişiklikler, başoyuncuların ezilmesinin değil, İran, Türk ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin bakış açılarının evriminin sonucudur. Amerikan askeri gücünün başarısız olduğu yerde, Rus ince diplomasisi başarılı olmuştur. Tarafların suçlarını öne çıkartmaktan kaçınan Moskova, adım adım bölgeyi huzura kavuşturmaktadır.

| Şam (Suriye)
+
JPEG - 32.1 kb
Rusya, beş yıldır Ortadoğu’da uluslararası hukuku yeniden tesis edebilmek için adımlarını çoğalttı. Bunun için, aynı düşünce tarzını paylaşmasa da, İran ve Türkiye’den destek aldı. Bu sabırlı diplomatik faaliyetin ilk sonuçları, çok sayıda anlaşmazlık içerisindeki paylaşım çizgilerini yeniden belirlemektedir.

Nil Vadisi, Levant bölgesi ve Arap Yarımadası’nda, ihtiyatla yeni güç ilişkileri ve yeni bir denge oluşturulmaktadır. Aksine, Basra Körfezi’nde ise durum kilitlenmektedir. Yaşanan bu dikkate değer ve eşgüdümlü değişim, birbiriyle alakasız görünen farklı çatışma alanlarını etkilemektedir. Bu, sabırlı ve ihtiyatlı Rus diplomasisinin [1] ve bazı durumlarda ABD’nin göreceli iyi niyetinin sonucudur.

Rusya, ABD’den farklı olarak, dünyaya ilişkin vizyonunu herkese dayatma arayışında değildir. Tersine, temasları sonucunda küçük dokunuşlarla değiştirdiği muhataplarının kültüründen yola çıkmaktadır.

Cihatçıların ve Kürt paralı askerlerin Suriye’de gerileyişi

Her şey 3 Temmuz’da, PKK’nın beş kurucusundan biri olan Cemil Bayık’ın, Washington Post’ta yayınladığı serbest makaleyle, Türkiye’yi en ünlü mahkumu Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılarak, müzakerelerin başlatılmasını talep etmesiyle başladı [2]. Birdenbire, bağımsızlık yanlısı Kürtlerin liderinin dört yıl boyunca yasaklanan hapishane ziyaretlerine tekrar izin verildi. AKP’nin bu açılımı, herkesin bildiği bir sırdı. Bunu ihanet olarak niteleyen Cumhuriyet Halk Partisi konuyu kamuoyuna yaydı. Bir açıklama beklentisi içerisinde olan AKP seçmenleri, 23 Haziran’da İstanbul yerel seçiminde çekimser kalarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adayına karşı ciddi bir seçim yenilgisinin yaşanmasına yol açmıştır.

Eş zamanlı olarak, Suriye’nin kuzeyinde El-Kaide’nin işgal ettiği bölgede, İdlib Eyaleti’nde çatışmalar yeniden başlamıştır. Buradaki İslam Emirliği’nin merkezi bir yönetimi yoktur, çeşitli savaşçı gruplarına tahsis edilmiş çok sayıda kantondan oluşmaktadır. Halk, Avrupalı ülkelerin gizli servisleriyle bağlantılı « STK’lar » aracılığıyla beslenmektedir ve Türk ordusunun varlığı cihatçıların Suriye’nin geri kalanını fethetmeye kalkışmalarını engellemektedir. Bu durum çok itiraf edilebilir olmadığı için, NATO’cu basın, İdlib İslam Emirliği’ni, « Esad diktatörlüğüne karşı ılımlı muhaliflerin » huzurlu sığınağı olarak sunmaktadır. Şam, Rus hava desteğini arkasına alarak, ansızın bölgeyi yeniden ele geçirmeye ve Türk ordusunu sessizce geri çekilmeye zorlamaya başladı. Çatışmalar, her şeyden önce Cumhuriyet için son derece ölümcüldür. Bununla birlikte, birkaç hafta sonra, dikkate değer ilerleme kaydedilmiştir ve durum böyle devam eder ve hiçbir engel çıkmazsa, eyaletin Ekim ayında kurtarılması muhtemeldir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, hedef alındığı 15 Temmuz’daki suikast ve sonrasındaki doğaçlama darbe girişiminin üçüncü yıldönümü dolayısıyla yaptığı konuşmada, Türk kimliğinin artık dini olarak değil, ama ulusal olmak üzere yeniden tanımlandığını açıklamıştır [3]. Ayrıca ordusunun Suriye’deki PKK güçlerini süpüreceğini ve Suriyeli mültecilerin bir bölümünün 30 ila 40 kilometre derinliğinde oluşturulacak tampon bölgeye transfer edileceğini de vurgulamıştır. Bu alan, hemen hemen Devlet Başkanı Hafız Esad’ın 1999 yılında Türk kuvvetlerine muhtemel bir Kürt topçu ateşini engellemeleri için yetki verdiği bölgeye karşılık gelmektedir. Bazı ABD’li temsilciler, Pentagon’un Kürt müttefiklerini kaderlerine terk edemeyeceğini açıkladıktan sonra, tam tersini yapmak ve Türkiye’nin planını onaylamak üzere Ankara’ya gelmiştir. Her zaman söylediğimiz gibi, Suriye topraklarındaki sözde özerk Kürt devleti « Rojava »’nın liderlerinin neredeyse tamamının Türk vatandaşı olduğu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla etnik olarak temizledikleri bölgeyi işgal etmektedirler. Suriye uyruklu olan birlikleri, daha sonra Devlet Başkanı Beşar Esad’tan koruma talep etmek için Şam’a elçiler göndermişlerdir. Kürtlerin yirminci yüzyılın başlarında yerleşik yaşama geçen göçebe bir halk olduğunu anımsatalım. King-Crane Komisyonu ve Uluslararası Sevr Konferansı’na (1920) göre, Kürdistan yalnızca bugünkü Türk topraklarında meşrudur [4].

Fransa ve Almanya’nın, Suriye’nin, İslam Emirliği’nin elinden İdlib’in tamamını yeniden ele geçirmesine izin vermeleri ve nerede olursa olsun (Türkiye, İran, Irak ya da Suriye’de, ama nedense sayılarının bir milyona ulaştığı Almanya’da değil), bir Kürdistan yaratma fantezilerinden vazgeçmeleri çok beklenmemelidir. Ancak, buna mecbur kalmaları da muhtemeldir.

Benzer şekilde, mevcut tartışmalara rağmen, eğer federatif bir yapıya dönüşürse, Suriye’nin Türk uyruklu Kürtlerin işgal ettiği bölgeye herhangi bir özerklik tanıması da düşük olasılıktır.

Birkaç yıl süren tıkanmanın ardından, Kuzey Suriye’nin kurtuluşu sadece, ABD’nin hatalarının ve Rus aklının ürünü olan Türkiye’deki paradigma değişikliğine bağlıdır.

Yemen’in filli olarak bölünmesi

Suudi Arabistan ve İsrail, Yemen’de, sınırdaki petrol rezervlerine yönelik hevesleri nedeniyle Devlet Başkanı Abdrabbo Mansur Hadi’yi desteklemektedirler [5]. Hadi, Şiiliğin bir kolu olan Zeydilerin ayaklanmasıyla baş etmek zorundadır. Zaman içerisinde Suudiler, Birleşik Arap Emirlikleri’nden ve Zeydi direnişi de İran’dan yardım almıştır. Batılıların beslediği bu savaş, XXInci yüzyılın en büyük açlık felaketine neden olmaktadır.

Bu arada, iki kampın örgütlenmesinin aksine, 1 Ağustos’ta, Birleşik Arap Emirlikleri’nin sahil güvenlik görevlileri, İran sınır polisi ile bir sınır ötesi işbirliği anlaşmasına imza attı [6]. Aynı gün, Birleşik Arap Emirlikleri tarafından finanse edilen Yemen milislerinin (« Güney Geçiş Konseyi » veya « Güvenlik Kuşağı » ya da « ayrılıkçılar » olarak adlandırılan) lideri Ebu El-Yamana El-Yafai, Suudi Arabistan’ın finanse ettiği Islah partisine üye Müslüman Kardeşler tarafından öldürüldü [7].

Hiç kuşku yok ki, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin iki veliaht prensi, Muhammed bin Selman (« MBS ») ve Muhammed bin Zayed El-Nahyan (« MBZ ») arasındaki ittifak çok iyi durumda değildir.

11 Ağustos’ta, Birleşik Arap Emirlikleri destekli milisler, uzun süreden beri Riyad’a sığınmış bulunan Suudi Arabistan’ın Devlet Başkanı Hadi’ye verdiği desteğe rağmen, Aden’deki başkanlık sarayı ve çeşitli bakanlıklara baskın düzenledi. Ertesi gün, « MBS » ve « MBZ », Kral Selman’ın huzurunda Mekke’de buluştu. Hükümet darbesini kınadılar ve kendilerine bağlı birlikleri sükunete davet ettiler. 17 Ağustos’ta, Birleşik Arap Emirlikleri yanlıları hükümet binasını düzenli bir şekilde boşalttılar.

« Ayrılıkçıların » Aden’i ele geçirdiği hafta boyunca Birleşik Arap Emirlikleri, Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan son derece stratejik Bab el-Mendeb Boğazı’nın her iki kıyısını da denetimi altına aldı. Riyad onurunu kurtardığına göre, Abu Dabi’ye de bundan bir pay vermesi gerekecektir.

Bu savaş alanında, galibi olmayan savaşta ağır bir bedel ödedikten sonra bundan ders çıkaran sadece Birleşik Arap Emirlikleri’nin değiştiği söylenebilir. İhtiyatlı davranarak, güçlü müttefiklerine ve komşu Suudilere bu uyarı ateşini göndermeden önce, İranlılara yaklaşmasını bildiler.

Sudan’daki sandalye kapmaca oyunu

Sudan’da, Devlet Başkanı Ömer El-Beşir’in (muhalif Müslüman Kardeş) Özgürlük ve Değişim İttifakı’nın (ALC) gösterileriyle devrilmesinden ve ekmek fiyatlarına yapılan zammın iptal edilmesinden sonra, bir askeri geçiş konseyi iktidara getirildi. Uygulamada, bu toplumsal ayaklanma ve birkaç milyar petro-dolar, göstericilerin bilgisi dışında, ülkenin Katar vesayetinden bir başkasına, Suudi vesayetine geçmesine olanak tanıdı [8].

3 Haziran’da, ALC’nin gerçekleştirdiği yeni gösteri, askeri geçiş konseyi tarafından kanla bastırılmış ve olaylarda 127 kişi ölmüştür. Uluslararası kamuoyunun tepkisi karşısında, Askeri Konsey sivillerle müzakereye başlamış ve 4 Ağustos’ta vardığı mutabakat 17’sinde imza altına alınmıştır. 39 aylık bir dönem boyunca ülke, anlaşmada kimliklerine yer verilmeyen, 6 sivil ve 5 askerin oluşturacağı bir Yüksek Konsey tarafından yönetilecektir. Konsey üyeleri, % 67’si ALC temsilcilerinden oluşan, seçimle belirlenmemiş ama atanmış olan 300 üyeli bir Meclis tarafından denetlenecektir. Tabi ki bütün bunların içerisinde demokrasinin kırıntısı dahi yoktur ve tarafların hiçbiri bundan şikayetçi görünmemektedir.

Birleşmiş Milletler Afrika Ekonomik Komisyonu eski sorumlusu ekonomist Abdullah Hamdok Başbakan olacaktır. Sudan’a yönelik yaptırımların kaldırılmasını sağlaması ve ülkeyi Afrika Birliği’ne yeniden dahil etmesi beklenmektedir. Hamdok, eski Devlet Başkanı Ömer El-Beşir’in Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne sevk edilmesini önlemek için, onun kendi ülkesinde yargılanmasını sağlayacaktır.

Asıl iktidar, general ve hatta asker dahi olmayan, ama Yemen direnişini yenmek için « MBS » tarafından kullanılan milisin lideri, « general » olarak adlandırılan Muhammed Hamdan Daglo’nun (« Hemetti » olarak da bilinen) elinde olacaktır. Bu sandalye kapmaca oyunu sırasında, Suudi Arabistan’ı çevrelemek için Sudan’a ait Sevakin adasında bir üsse sahip olan Türkiye hiçbir şey söylememiştir.

Aslında Türkiye, ABD yanlısı Kürt paralı askerlere karşı kazanmak için İdlib ve Sudan’da kaybetmeyi kabul etmektedir. Kendisi için sadece Kürt paralı askerler yaşamsal önemdedir. Tüm masalarda aynı anda kazanamayacağını ve bunları önceliklerine göre sıralaması gerektiğini fark etmesi için uzun tartışmalara gerek olmuştur.

ABD, İran petrolüne karşı

Londra ve Washington, İran petrolünü kontrol etmek için yetmiş yıl önce başlayan rekabetlerini sürdürmektedirler. İngiltere, Muhammed Musaddık döneminde olduğu gibi, İran’da kendisine ait olduğuna inandıkları konusunda tek başına karar vermek istemektedir [9]. Washington ise, Afganistan ve Irak’a karşı yürüttüğü savaşların Tahran’ın işine yaramasını istememektedir (Rumsfeld/Cebrowski doktrininin sonucu olarak) ve küresel enerji fiyatlarını kendisi belirlemek (Pompeo doktrini) niyetindedir [10].

Bu iki strateji, İngiliz kolonisi Cebelitarık’ın karasularında İran’a ait Grace 1 petrol tankerine el konulmasıyla birlikte iç içe girmiştir. İran ise, ana taşıyıcının « kaçak petrol », yani Londra tarafından karaborsadan satın alınan sübvanse edilen İran petrolünü taşıdığını –büyük hakaret- iddia ederek, Hürmüz Boğazında iki İngiliz petrol tankerini alıkoymuştur [11]. Yeni başbakan Boris Johnson, ülkesinin çok ileri gittiğini fark ettiğinde, kolonisindeki « bağımsız » yargı kurumlarının Grace 1’i serbest bırakması karşısında çok « şaşırdı ». Washington, derhal yeni bir ele geçirme emri çıkardı.

Bu olayın başlangıcından beri, Avrupalılar ABD politikasının bedelini ödemektedirler ve çok sonuç vermese de buna karşı çıkmaktadırlar [12]. İranlı müttefiklerini değil, ama Suriye konusunda yaptıkları gibi, her zaman uyumlu bir siyasi çizgiye sahip olmalarını sağlayacak şekilde uluslararası hukuku savunan sadece Ruslardır [13].

Bu olayda, İran büyük bir sebat örneği sergilemektedir. Ülke, 2013’te Şeyh Hasan Ruhani’nin seçilmesinin yol açtığı ruhani dönemece rağmen, laik Mahmud Ahmedinejad’ın ulusal politikasına yeniden yönelmektedir [14]. Suudi Arabistan, Bahreyn, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki Şii topluluklarının araçsallaştırılması politikası, verilen basit bir desteğe dönüşebilecektir. Burada da yine, Astana’da sürdürülen uzun tartışmalar sonucunda, bazıları için tartışılmaz olan, diğerleri için de öyle olmuştur.

Sonuç

Zamanla, her başoyuncunun hedefleri öncelik sırasına girmekte ve konumları netleşmektedir.

Rus diplomasisi, geleneğine uygun bir şekilde, ABD’den farklı olarak, sınırları ve ittifakları yeniden çizme arayışında değildir. Ortaklarının birbiriyle çelişen hedeflerini birbirinden ayırmaya çabalamaktadır. Böylece, eski Osmanlı İmparatorluğu ve eski Pers İmparatorluğu’na dini tanımlarından (birincisi için Müslüman Kardeşler, ikincisi için Şiilik) uzaklaşmalarına ve imparatorluk sonrası bir ulusal tanımlamaya geri dönmeleri konusunda yardım etmiştir. Bu evrim özellikte Türkiye’de çok görünürdür, ancak İran’da gerçekleşmesi için kafaların değişmesi gerekmektedir. Moskova « rejimleri değiştirmek » değil, ama zihniyetlerdeki bazı yönleri değiştirmek niyetindedir.

Çeviri
Osman Soysal

[1] Bakınız « Déclaration conjointe de la Russie, de l’Iran et de la Turquie relative à la Syrie »’nın 3, 4, 5 ve 10ncu paragrafları, Réseau Voltaire, 2 août 2019, ve bunları önceki toplantıların açıklamalarıyla karşılaştırınız.

[2] “Now is the moment for peace between Kurds and the Turkish state. Let’s not waste it”, by Cemil Bayik, Washington Post (United States) , Voltaire Network, 3 July 2019.

[3] “Türkiye ne NATO, ne de KGAÖ ile aynı eksene girecektir”, “Türkiye ikinci kez Halifelikten vazgeçiyor”, yazan Thierry Meyssan, Tercüme Murat Özdemir ve Osman Soysal, Voltaire İletişim Ağı, 6 ve 13 Ağustos 2019.

[4] “Kürdistan projeleri”, yazan Thierry Meyssan, Tercüme Murat Özdemir, Voltaire İletişim Ağı , 5 Eylül 2016.

[5] “İsrail ve Suudi Arabistan’ın gizli projeleri”, yazan Thierry Meyssan, Medyasafak.net (Türkiye) , Voltaire İletişim Ağı , 22 Haziran 2015.

[6] "إيران والإمارات توقعان اتفاقا للتعاون الحدودي", RT, 01/08/19.

[7] “Missile fired by Yemen rebels kills dozens of soldiers in port city of Aden”, Kareem Fahim & Ali Al-Mujahed, The Washington Post, August 1, 2019.

[8] “Ömer el-Beşir’in devrilmesi”, yazan Thierry Meyssan; “Sudan, Suudilerin denetimine geçti”, “Sudan’da Acil Müdahale Gücü iktirdarda”, Tercüme Osman Soysal ,Voltaire İletişim Ağı, 16, 21 ve 25 Nisan 2019.

[9] “Londra, İran karşısında İmparatorluk kalıntılarını savunuyor”, yazan Thierry Meyssan, Tercüme Osman Soysal, El-Vatan (Suriye) , Voltaire İletişim Ağı , 23 Temmuz 2019.

[10] “ABD’nin yeni büyük stratejisi”, yazan Thierry Meyssan, Tercüme Osman Soysal, Voltaire İletişim Ağı , 26 Mart 2019. “Advancing the U.S. Maximum Pressure Campaign On Iran” (Note: The graph was distributed with the text !), Voltaire Network, 22 April 2019.

[11] “Birleşik Krallık/İran: « Grace 1» ve « British Heritage »”, Tercüme Osman Soysal, Voltaire İletişim Ağı , 11 Temmuz 2019.

[12] « Déclaration conjointe des chefs d’État et de gouvernement de France, d’Allemagne et du Royaume-Uni à propos de l’Iran », Réseau Voltaire, 14 juillet 2019.

[13] “Russian comment on the seizure of the Panama-flagged tanker by Gibraltar authorities ”, Voltaire Network, 5 July 2019.

[14] Laik deyimiyle, çok mistik Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın dini kurumlarla siyasi kurumları ayırmak ve Devrimin Rehberi’nin platoncu işlevine son vermek istediğini belirtmek istiyoruz.

Bu makale yaratıcı ortakların lisansı altındadır

Voltaire İletişim Ağı’nın makalelerini kaynak belirtmek ve ticari hedefler gütmeme koşuluyla, makalenin içeriğini değiştirmeden serbestçe çoğaltabilirsiniz (Lisans CC BY-NC-ND)

Voltaire İletişim Ağı’nı desteklemek

Kalite analizlerinden geçen bu Web Sitesi, dünya anlayışınızın geliştirilmesine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Bu sitenin devamını sağlamak için işbirliğinize ihtiyacımız var.
Bize bağışta bulunarak yardımcı olunuz.

Voltaire İletişim Ağı’na nasıl katılımcı olabilirsiniz?

Voltaire İletişim Ağı Moderatörlerinin hepsi fahri olarak çalışmaktadırlar.
- Profesyonel düzeyde Tercümanlar: Çevirilerinizle katkıda bulunabilirsiniz.