JPEG - 16.7 kb
30 Nisan 1945’te Berlin’in Kızıl Ordu tarafından ele geçirilişi.

Viktor Litovkin: Bugün, Zaferin 60. yıldönümünün arifesinde, Belarus Birinci Cephesi birliklerinin savaşın son aşamasında gerçekleştirdiği Berlin operasyonu konusunda bir kez daha hararetli tartışmalar yaşanmaktadır. Batı, Sovyetler Birliği’ni ve Georgi Zukov’u, sadece bir propaganda jesti adına, Reichstag’a Kızıl Bayrak asılması adına insanları feda ettiği için suçlamaya devam etmektedir. Bu konudaki düşünceleriniz nedir?

Valentin Falin: Dürüst olmak gerekirse, ben de kendime hep şu soruyu sormuşumdur: Berlin operasyonu 120.000 Sovyet askeri ve subayının yaşamına değer miydi? Berlin’i kontrolümüz altına almak bu kadar büyük fedakarlıkları haklı kılar mı? Kendi kendime bu soruya kesin bir yanıt bulamadım. Ancak, 5-6 yıl önce kamuoyuna açıklanan özgün İngiliz belgelerinin tamamını okuduktan, bu belgelerdeki verileri 1950’lerde mesleki yükümlülüklerim kapsamında öğrendiğim verilerle karşılaştırdıktan sonra, birçok şeyi yerli yerine koydum ve bazı şüphelerimi giderdim.

SSCB’nin Berlin’i ele geçirme ve Yalta’da Stalin, Roosevelt ve Churchill arasındaki toplantıda belirlenen sınır hatlarına ulaşma iradesi, imkanlarımız dahilinde esasen hayati öneme sahip hedefi, İngiliz liderinin, Birleşik Devletler’deki etkin çevrelerin desteğiyle ürettiği maceralı projeyi ve dün İkinci Savaş’ındaki müttefiklerimizin düşmanımız olacağı bir Üçüncü Dünya Savaşı’na dönüşmesini engellemeyi hedefliyordu.

Hitler karşıtı koalisyon ihtişamının ve gücünün zirvesinde iken bunun olması mümkün müydü?

Valentin Falin: Maalesef hayat felaketlerle doludur. Geçtiğimiz yüzyılda, Churchill’e yabancılar ve kendisininkinin kafasını karıştırabilme yeteneği konusunda yarışabilecek bir başka politikacı bulmak zordu. Roosevelt yönetiminin Savaş Bakanı olan Henry Stimson, İngiliz Başbakanı’nın davranışını « en eksantrik sefahat biçimlerinden biri » olarak tanımladı. Geleceğin Sör Winston Churchill’i, özellikle Sovyetler Birliği karşısında ikiyüzlülük ve entrika konusunda mükemmeldi.

Stalin’e yönelik mesajlarında, « İngiliz-Sovyet ittifakının her iki ülkeye, Birleşmiş Milletlere ve tüm dünyaya birçok fayda sağlaması için dua ediyor », « asil girişime başarılar » diliyordu. Ardennes ve Alsace’ta zor durumda olan müttefiklerin yardımına koşmak üzere Washington ve Londra’nın çağrısına yanıt olarak Kızıl Ordu’nun acele ile Ocak 1945’te Doğu Cephesi boyunca başlattığı büyük bir taarruz düzenlemesi söz konusuydu. Sözcüklerle bu şekilde ifadede bulunulurken, uygulamada ne yapılıyordu? Sovyetler Birliği’ne yönelik taahhütlerinden sıyrıldığını düşünen Churchill, Yalta konferansının arifesinde Başkan Roosevelt’i Moskova ile bir çatışmaya girmeye ikna etmeye çalıştı. Bu çabasında başarılı olamayan Başbakan, ayrı eylemlere girişti.

Böylece Churchill, Almanlardan alınan silahların SSCB’ye karşı olası bir kullanım için saklanması ve tümenler halinde teslim olan Wehrmacht’ın asker ve subaylarının Schleswig-Holstein bölgesi ve Danimarka’nın Güneyinde konuşlandırılmak üzere Alman askeri personeline ait kamplara yerleştirilmesi emri verdi. İngiliz liderin hain planı daha sonra netleşti.

Mart 1945’ten beri İkinci (Batı) Cephenin artık resmen veya gerçekten var olmadığını anımsayalım. Alman birlikleri, müttefiklerimize gerçek bir direniş göstermeden ya teslim oldu ya da Doğuya doğru çekildi. Almanların taktiği, sanal Batı ile gerçek Doğu Cephesi birleşinceye dek, Sovyet-Alman muharebe hattı mevzilerinin mümkün olduğunca muhafaza edilmesi, ardından da Wehrmacht birliklerinden görevi devralacak olan Amerikan ve İngiliz birliklerinin, Avrupa’ya yönelen « Sovyet tehdidini » geri püskürtmesi şeklinde idi.

Montgomery, Eisenhower ve Alexander’in (İtalyan düşmanlık tiyatrosu) kurmayları eylemlerini daha iyi planlasaydı, güçlerini ve imkanlarını daha mantıklı bir şekilde koordine etseydi ve ortak bir payda arayışında iç anlaşmazlıklarda daha az zaman harcasalardı, Batılı müttefiklerin Doğu’ya doğru daha hızlı ilerleyebileceklerini vurgulamamız gerekir. Roosevelt’in yaşamı boyunca Washington, farklı nedenlerden ötürü Moskova ile işbirliğine son vermek için acele etmekten kaçındı. Oysa Churchill’e göre, « Sovyet canavarı işini yapmıştı, artık onun uzaklaştırılması gerekiyordu ».

Sovyet liderleri, Churchill’in ikiyüzlülüğünü öğrendiklerinde nasıl tepki vereceklerdi? Üç gücün her birinin kendi sorumluluk alanını kontrol edeceği « anlaşmalara », « ortak zafer » yaklaşımına inanmalı mıydılar? Almanya ve uydularına yapılacak muamele ile ilgili alınan kararlara mı güveneceklerdi? Ya da Churchill’in Truman’ı, danışmanları Leahy ve Marshall, Amerikan istihbarat servisi başkanı Donovan ve diğerlerini sürüklediği konusunda kasıtlı ihanete ilişkin güvenilir veriler üzerine düşünmek daha mı yararlı olacaktı?

Bu sorulara yanıt verecek konumda değilim.

Valentin Falin: Yalta konferansının 11 Şubat’ta sona erdiğini unutmayın. Ayın 12’si sabahı konuklar şehirden ayrıldı. Bununla birlikte, Kırım’da üç güce ait hava kuvvetlerinin operasyonlar sırasında bazı belirlenmiş sınır çizgilerine saygı göstermesi konusunda mutabık kaldılar. 12-13 Şubat gecesi, Batılı müttefiklerin bombardıman uçakları Dresden’i yerle bir etti ve Slovakya’nın en büyük işletmeleri ve fabrikaları çalışır durumda elimize geçmemesi için Almanya’nın gelecekteki Sovyet işgali altında kalacak bölgesine saldırdı. 1941’de Stalin, İngilizlere ve Amerikalılara Kırım’daki havaalanlarını kullanarak Ploesti’deki petrol yataklarını bombalamayı teklif etti. O sırada bunları vurmayı reddettiler, ancak 1944’te Sovyet ordusu, savaş boyunca Almanya’ya yakıt sağlayan ana petrol merkezinin yanı başındayken onları bombaladılar.

Dresden müttefikleri neden rahatsız ediyordu?

Valentin Falin: Dresden’e yapılan saldırıların ana hedeflerinden biri Elbe üzerindeki köprülerdi. ABD tarafından desteklenen Churchill, Kızıl Ordu’yu olabildiğince Doğu’da durdurma talimatı verdi.

Dolayısıyla kentin yıkılması bir yan etki miydi?

Valentin Falin: Buna « savaş masrafları ve giderleri » diyorlar. Ama başka bir amaç daha vardı. İngiliz mürettebatının bir göreve çıkmadan önce aldıkları talimatlar arasında, Sovyetlere Müttefiklerin hava bombardıman kabiliyetini ikna edici bir şekilde göstermek vardı. Gösterdiler de. Hem de birçok kez. 45 Nisan’ında Potsdam’ı bombaladılar ve Oranienburg’u haritadan sildiler. Bize bunun insan hatası olduğu anlatıldı. Pilotların Luftwaffe karargahının bulunduğu yerde Zossen’i hedef aldığı söylendi. Genel geçer hale gelen klasik « türev açıklamalardan » biridir bu. Oranienburg saldırısı, Marshall ve Leahy’nin emriyle uranyum üzerinde çalışan laboratuarların, personelin, teçhizatların ve malzemelerin elimize düşme tehlikesi karşısında imha edilmeleri için düzenlendi. Bunları toza dönüştürdüler.

Bugün, o dönemin koşulları altında, Sovyet yönetiminin savaşın tam da sonunda neden büyük fedakarlıklar yapmayı kabul ettiği sorusunun yanıtı ararken bu belirleyici döneme yakından baktığımızda, her zaman başka bir seçeneği olup olmadığını sormakta zorlanırız. Tamamen askeri görevler dışında, geleceğe yönelik siyasi ve stratejik bilmeceleri çözmek ve Churchill’in planladığı maceranın önüne engeller koymak gerekiyordu.

Müttefiklere planlarından haberdar olduğumuzu ve onları kabul edilemez bulduğumuzu açık bir şekilde beyan etmek veya kamuoyunu bu hain planlar konusunda bilgilendirmek mümkün değil miydi?

Valentin Falin: Bunun o dönem için iyi bir sonuç vereceğinden emin değilim. İyi bir örnek oluşturarak ortakları etkilemek için girişimlerde bulunulmuştur. Sovyet diplomat Vladimir Semenov aracılığıyla Stalin’in ofisine, Dışişleri Bakanlığının 3. Avrupa dairesi başkanı ve bir diğer görevi R.S.F.S.R. Dışişleri Bakanı olan Andrey Smirnov’u, Semenov’un da katılımıyla Sovyet denetimi altındaki topraklarda gerçekleştirilecek farklı eylem türlerini incelemeye davet ettiğini biliyorum.

Smirnov, ordumuzun Avusturya’da düşmanı yakından takip ederken, Yalta’daki mutabık kalınan sınır çizgilerini aştığını ve ABD’nin benzer bir durumda nasıl davranacağını görmek için beklemek üzere fiilen yeni mevzilerin elde tutulmasını önerdi. Stalin onun sözünü kesti: « Bu bir hata! Müttefiklerimize bir telgraf gönderin ». Ve şunları dikte etti: « Wehrmacht birimlerinin peşinden giden Sovyet kuvvetleri, karşılıklı anlaşmayla belirlediğimiz bu hatlardan birini geçmek zorunda kaldılar. Bu vesileyle, düşmanlıklar sona erdiğinde Sovyet tarafının birliklerini belirlenen işgal bölgeleri sınırları içine geri çekeceğini teyit etmek isterim ».

Telgraflar Londra ve Washington’a gönderildi mi?

Valentin Falin: Tam olarak alıcının kim olduğunu bilmiyorum. Askeri veya diplomatik kanallardan gönderilmiş olabilirler. Ben sadece bu olaya tanık olan birinin anlatımını aktarıyorum. Aynı zamanda, takındığımız bu tavrın Churchill’i etkilemediğini de düşünüyorum. Roosevelt’in ölümünden sonra (12 Nisan 1945), Truman’a Tahran ve Yalta anlaşmalarına saygı duymaya gerek olmadığını, yeni kararlar alınmasını gerektirecek yeni durumlar yaratma zamanının geldiğini kabul etmesi için büyük baskı yaptı.

Hangileri?

Valentin Falin: Başbakana göre olaylar Batılı güçleri çok fazla Doğuya götürmüştü ve « demokrasilerin » orada yerleşmesi iyi olacaktı. Churchill, Potsdam toplantısına veya Sovyet halkının katkılarına saygı göstererek zaferi meşru gösterecek başka bir konferansın toplanmasına karşı çıkıyordu. İngiltere Başbakanı’nın mantığına göre Batı, Moskova’yı Anglosaksonların emirlerine boyun eğmeye veya yeni bir savaşın sancılarına katlanmaya zorlamak için, Sovyetler Birliği’nin kaynaklarının tükendiği, lojistik hizmetlerin uçsuz bucaksız bir alana dağıldığı, askerlerin savaştan bıkıp usandığı, teçhizatların yıprandığı bu andan yararlanılmasının bir fırsat yarattığını düşünüyordu.

Şunu vurgulamak isterim ki bu bir spekülasyon, bir hipotez değil, adı konulmuş bir olgunun tespitidir. Churchill, Nisan ayının başında (başka bir kaynağa göre Mart sonu), başlangıcı 1 Temmuz 1945 olarak belirlenen « Unthinkable » harekatının acilen hazırlanmasını emretti. Bu harekata ABD, İngiliz, Kanada kuvvetlerini, bir Polonya sefer gücünü ve on ila on iki Alman tümenini sevk etmeyi öngörüyordu. Bu tümenlerin tamamı Schleswig-Holstein ve Danimarka’nın Güneyinde konuşlanmış durumdaydı.

Başkan Truman’ın bu Cizvit fikrini yumuşak bir dille onaylamadığı doğrudur. Bunun en az iki nedeni vardır. Birincisi, Amerikan kamuoyu Birleşmiş Milletler davasına yönelik bu alaycı ihaneti kabul etmeye hazır değildi.

Bu daha çok bir kalleşlik.

Valentin Falin: Evet. Ama konu bu değil. ABD generalleri, Japonlar teslim olana kadar SSCB ile işbirliğinin devam etmesi gerektiğini savundu. Öte yandan, ABD’li askerler ve İngiliz meslektaşları, SSCB’ye karşı bir savaş başlatmanın galip gelmekten daha kolay olduğunu düşünüyordu. Onlara göre çok büyük bir risk söz konusuydu.

Ve hep aynı soru beliriyor: Sovyet Karargahı bu yönde sinyaller aldıktan sonra nasıl hareket etmeliydi? İşin aslı Berlin Operasyonu « Unthinkable » Harekatına verilen bir tepkiydi ve askerlerimizin ve subaylarımızın başarısı Churchill ve onun gibi düşünenlere bir uyarı oldu.

Berlin operasyonunun siyasi senaryosu Stalin tarafından tasarlanmıştı. Ve bu operasyonun « askeri kanadının » yazarı Georgi Zukov’du. Berlin’e ve şehirdeki yaklaşımlarda ortaya çıkan görkemli savaş için ödenen bedele yönelik eleştirilerin büyük bölümünü omuzlamak zorunda kalan oydu. Bu eleştiriler özellikle duygusal nedenlerle açıklanıyordu. Mareşal Konstantin Rokossovski, Reich’ın başkentine Zukov’a göre daha yakındı ve zaten kafasında kentin anahtarlarını almaya hazırlanıyordu. Ancak, Karargah ona başka bir görev verdi. Her şey, Başkomutanın daha « sert » bir mareşali tercih edeceğini gösteriyor. Mareşal Konev de kendini üzgün, hatta reddedilmiş hissediyordu. Biliyorum çünkü bunu bana bizzat kendisi söyledi. Temelde, Berlin operasyonunda ona tali bir rol verilmişti...

Ama 45 Nisan’ında Berlin’e Zukov’dan daha yakındı...

Valentin Falin: En sonunda Stalin’in sağ kolu olduğu söylenen mareşal seçildi. Bu durum, Başkomutan’ın sağ kolunu « yöneten » büyük askerin şanına katkıda bulunmalıydı. Ancak o zamanlar Stalin, Zukov’un 1941’de bizzat yaptığı hatalar hakkında sözde « hayallerini » kendisine rapor edenlere kulak vermeye henüz istekli değildi...

JPEG - 31.7 kb
Soldan sağa: Winston Churchill, Franklin Roosevelt, Jozef Stalin, Şubat 1945’teki Yalta Konferansında.

Peki, o zamanlar Berlin bizim için ne ifade ediyordu?

Valentin Falin: Berlin’e yapılan taarruz, Reichstag üzerindeki Zafer Bayrağı: bu sadece savaşın nihai mutabakatı değildi. Ve kesinlikle de propaganda operasyonu değildi. Ordu için düşmanın « inine » girmek ve böylelikle Rus tarihindeki en çetin savaşı bitirmek bir onur meselesiydi. Orduda, Sovyet halkına, Avrupa ve bütün dünya halklarına büyük acılar yaşatan faşist canavarın Berlin’de ortaya çıktığı söyleniyordu. Kızıl Ordu oraya Rusya, Almanya ve insanlık tarihinde yeni bir sayfa açmak için gelmişti...

45 baharında, Mart, Nisan ve Mayıs aylarında Stalin’in talimatıyla hazırlanan belgelerin ayrıntılarına girelim. Tarafsız bir araştırmacı, Sovyetler Birliği’ni canlandıran şeyin intikam duygusu olmadığına kendisini ikna edecektir. Sovyet hükümeti, o zamanki politikasını şekillendirirken, Almanya’ya bozguna uğratılmış bir devlet ve Alman halkına da savaşın başlamasından sorumlu halk olarak muamele edilmesi talimatını vermişti. Ama aslında hiç kimse, bu ülkenin mağlubiyetini ayrım gözetmeyen bir yaptırıma dönüştürerek onurlu bir gelecek için umutlarını kesmeyi planlamıyordu. Stalin 1941’deki tezini gerçekleştiriyordu: Hitler’ler gelip gider ama Almanya ve Alman halkı baki kalır.

Almanları, işgal edilen topraklarda geride bıraktıkları « yanmış toprağı » eski haline getirmek için katkıda bulunmaya zorlamak gerekiyordu. Ancak, Almanya’nın milli servetinin tamamı dahi ülkemize verilen zararı tam anlamıyla hafifletmek için yeterli olmayacaktı. « Alabildiğiniz ne varsa alın », « Almanların tedarikinin sorumluluğunu üstlenmekten kaçının », « mümkün olduğunca yağmalayın »: Stalin, onarımlardan sorunundan sorumlu Sovyet müzakerecilerine talimatlarını bu çok da diplomatik olmayan dilde verdi. Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya’nın orta bölgelerinin yeniden inşasında da büyük ihtiyaçlar vardı. Bu bölgeler üretim kapasitelerinin beşte dördünü kaybetti. Almanlar, 80.000 km’lik demiryolu raylarını « burgu şeklinde sararak » dinamitledi, traversler dahi imha edildi. Düşünebiliyor musunuz, 80.000 km, 2. Dünya Savaşı’ndan önceki tüm Alman demiryollarının uzunluğundan daha da fazla!

Sovyet Komutanlığı’na sivil nüfusa yönelik, özellikle kadın ve çocuklara yönelik aşırılıkların durdurulması için kesin emirler verildi. Tecavüzcüler askeri mahkemelerde yargılandı.

Ancak Moskova aynı zamanda, Berlin’de ve Sovyet işgal bölgesinden yapılacak herhangi bir çıkışın, « hayatta kalanlar » ve « yenilemeyenler »e yönelik her türlü yıkıcı eylemin sert bir şekilde bastırılmasını talep etti. Kazananları arkadan vurmak isteyenlerin sayısı çoktu. Berlin 2 Mayıs’ta düştü, ancak « yerel olarak önemli çatışmalar » ancak on gün sonra sona erdi. Bonn’daki büyükelçiliğimizde çalışan İvan Zaitsev, bana şakayla karışık « her zaman diğerlerinden daha şanslı » olduğunu anlatıyordu. Savaş 9 Mayıs’ta sona erdi, ancak o Berlin’de 11’ine kadar sürdürdü. Berlin’de 15 ülkeye ait SS birlikleri Sovyet birliklerine direniyordu. Almanların yanı sıra Norveçli, Danimarkalı, Belçikalı, Hollandalı, Lüksemburgluların dışında daha başka hangi ülkelerden olduklarını varın siz tahmin edin!

Budapeşte ayrı bir konudur. Şimdi söz konusu olan Berlin’dir. O sırada orada olup biten her şey ve nasıl olduğu Sovyet komutanlığında büyük bir endişe kaynağı oluyordu. Şehir üzerinde denetimin sağlanması son derece karmaşık ve zor bir konuydu. Berlin yakınlarında, sadece Seelow tepelerini geçmek ya da ağır kayıplar vermek pahasına, uzun süreli bir savunma için düzenlenmiş yedi hattı kırmak gerekli değildi. Almanlar, Reich’ın başkentinin banliyölerinde ve şehrin ana arterlerinde tankları gömerek onları zırhlı koruganlara dönüştürmüştü. Birliklerimiz, örneğin, doğrudan şehir merkezine giden bir cadde olan Frankfurter Allee’ye çıkmayı başardığında, bize birçok cana mal olan yoğun bir ateşle...

Savaştan önce Frankfurter Allee’ye Adolf-Hitler-Strasse adı verilmemiş miydi?

Valentin Falin: Mayıs 1945’e kadar bu ismi vermişlerdi. Bu ara sokakta tüm kilit noktalara düşman tankları yerleştirilmişti. Mahkumların acımasızlığıyla, mürettebatları Sovyet piyadelerine, konvoylarımıza ve tanklarımıza çok yakından ateş ediyorlardı. Her şey, Wehrmacht’ın Stalingrad Savaşı’nı Berlin sokaklarında tekrarlamak niyetinde olduğunu gösteriyordu. Ama bu sefer Spree nehrinin kıyısında.

Bütün bunları düşündüğümde, bugün bile yüreğim sızlıyor ve acaba Berlin’i kuşatmak ve teslim olmasını beklemek daha iyi olmaz mıydı diye düşünüyorum? Bayrağı Reichstag’ın üzerine çekmek, lanetlenmesi zorunlu muydu? Bu yapıya yönelik saldırıda yüzlerce askerimiz öldürüldü.

Olay sonrası kazananları da, kaybedenleri de yargılamak gerçekten zordur. O zamanlar stratejik nedenler ağır basıyordu. Batılı güçler, Dresden’i enkaz haline getirerek, açıkça bombardıman uçaklarının kabiliyetini açıkça ortaya koyarak Moskova’yı sindirmeye çalışıyorlardı. Stalin ise, savaşın kaderinin gökyüzünde, su üzerinde değil ama karada belirlendiğini gösterecek şekilde, « Unthinkable » Harekatı yazarlarına Sovyet Silahlı Kuvvetlerinin tüm ateş ve vuruş gücünü sergilemek niyetindeydi.

Yine de, Berlin’in ele geçirilmesinin Londra ve Washington’un bir Üçüncü Dünya Savaşı başlatma hevesine kapılmasını engellediğini söyleyebilir miyiz?

Valentin Falin: Öyle ya da böyle, kesin olan bir şey var. Berlin Muharebesi, politik, psikolojik ve askeri rolünü yerine getirirken, birçok ateşli kafanın aklını başına getirmişti. Batı’daki pek çok kişi, 1945’in nispeten kolay bahar başarısı düşüncesiyle sersemlemiş durumdaydı. ABD’li zırhlı birlik komutanı General Patton bunlardan biriydi. Histeriye kapılmış bir durumda komutanından ABD birliklerinin Elbe’de durmamasını, savaşı tam olarak Hitler’in en büyük bozgunu yaşadığı yerde bitirmek üzere Polonya ve Ukrayna üzerinden Stalingrad’a doğru ilerlemesini talep etmişti. Aynı General Patton sizi ve bizleri « Cengiz Han’ın torunları » olarak nitelendirdi. Ancak Churchill de kullandığı ifadeleri seçerken çok da özenli davranmıyordu. Sovyetler ona göre sadece « barbarlar » veya « vahşi maymunlar »dan ibaretti. Kısacası, Almanların « Untermensch » teorisi üzerinde tekeli yoktu.

Roosevelt’in ölümü, ABD siyasetinde ani bir dönüm noktası oldu. ABD Kongresi’ne son mesajında (25 Mart 1945), başkan uyarıda bulunmuştu: Ya Amerikalılar Tahran ve Yalta kararlarına uygun olarak uluslararası işbirliğinin sorumluluğunu üstlenirlerdi ya da buna yeni bir küresel çatışma ile yanıt vereceklerdi. Truman, selefinin bir tür siyasi vasiyeti olan bu uyarıdan rahatsız olmamıştı. 23 Nisan’da Beyaz Saray’daki bir toplantıda, ilk defa öngörülebilir bir olasılık için politikalarını yüksek sesle dile getirdi: Almanya’nın teslim olması sadece birkaç gün meselesiydi. Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri’nin yolları artık birbirinden tamamen ayrılırken, çıkarların dengelenmesi konusu sinirleri zayıf olanların işiydi. « Pax Americana » her şeyin merkezinde olmalıydı.

Başka bir deyişle Truman, Moskova ile işbirliğini hemen dünyaya duyurarak kesmenin eşiğindeydi. Bu gerçekten de ABD askerlerinin başkaldırısı olmadan da olabilirdi. Bunun nedeni, Pentagon’a göre Sovyetler Birliği’ ile ilişkilerinde bir kopuş yaşanması durumunda Japonya’yı tek başına dizlerinin üstüne çökertmek zorunda kalabilirlerdi ki, bu da ABD’ye bir, hatta iki milyon asker kaybına neden olabilirdi. Böylece Nisan 1945’te ABD ordusu, kendi gerekçeleriyle siyasi bir çığın oluşmasını engelledi. Ancak bunun çok uzun süre için olmayacağı doğrudur.

« Yalta’ya taarruz » adım adım gerçekleştirildi. Almanların Reims’te teslim olmaları hesaplanıyordu. Bu ayrı ilerleyiş, « Unthinkable » Operasyonu planına mükemmel bir şekilde uyuyordu. Berlin’in düşüşünden sonra askıya alınan müttefik işbirliğinin bir başka kanıtı, Eisenhauer ve Montgomery’nin eski Reich başkentindeki Zafer Geçit Törenine katılmayı reddetmesidir. Oysa Mareşal Zukov ile birlikte birliklerin geçit törenini izlemeleri gerekirdi.

Zafer Geçit Töreni’nin Moskova’da yapılmasının nedeni bu mu?

Valentin Falin: Hayır. Zafer Geçit Töreni planlandığı gibi yine de Berlin’de yapıldı, ancak Mareşal Zukov resmi geçidi tek başına izledi. Bu Temmuz 1945’teydi. Moskova’daki Zafer Geçit Töreni 24 Haziran’da yapıldı.

Çeviri
Osman Soysal

İkinci Dünya Savaşı’nın farklı tarihi
Rus tarihçi Valentin Falin ile 3 bölümden oluşan mülakat

Tarih, gerçekliği ve efsaneleri daimi siyasi bahislerdir. Valentin Falin, Rus bakış açısıyla Batı kamuoyunun çoğunlukla bilmediği bir İkinci Dünya Savaşı okuması sunmaktadır:

- Birinci bölüm: İkinci Dünya Savaşı 1943’te sona erebilirdi
- 2nci bölüm: Kızıl Ordu Berlin’i ele geçirmeseydi...
- 3ncü bölüm : Yalta Konferansı’nın sunduğu fırsat anlaşılmadı