JPEG - 71.6 kb

Sarı Yelekliler küreselleşmeye karşı

2018 yılında Fransa, yaygın bir halk hareketi olan « Sarı Yelekliler » tarafından sarsıldı. Benzin fiyatlarındaki artışa karşı bir talepten başlayarak, kısa sürede ticaretin küreselleşmesinin sosyolojik etkilerine karşı bir meydan okuma olarak ortaya çıktı: Batılı orta sınıfların ortadan kalkması, yetersiz donanımlı kırsal bölgelere sürgün [1].

Protesto gösterilerinin başlamasından iki hafta sonra kimliği belirsiz gruplar, hareketi içeriden sabote etmek üzere eyleme geçti. Böylece, 15 gün boyunca tüm göstericiler gururla Fransız bayrağını sallayıp Marseillaise marşını söylerken –elli yıldır halk gösterilerinde tanık olunmamış bir şekilde–, kar maskeli ve siyah giyimli haydutlar Arc de Triomphe’a ve özellikle de Marseillaise heykeline zarar verdi. Daha sonra açılan dava, bu kimliği belirsiz kışkırtıcı grubunun tek başına tutuklanan Sarı Yeleklilerle hiçbir bağlantısı olmadığını ortaya koydu.

Bu saldırıyı mahkum edecek bir liderin yokluğunda, sarı yelekliler hareketi bir yıl boyunca yavaş yavaş güç kaybetti. Ancak sorduğu sorular pek de geçerliliğini yitirmedi.

Eskiden politikacılar yüzleşmek istemedikleri sorunları bastırmak için « Theodule Komisyonları » oluşturuyorlardı. Cumhurbaşkanı Macron ise, kesintisiz haber medyası çağında aynı amaçla bir « Büyük Ulusal Tartışma » icat etti. Herkes konuştu, ancak kimse ne Yürütme’den, ne de Meclis’ten somut bir yanıt almadı.

Polis vatanın bölünmesine karşı

Yakınlarda ikinci bir uyarı geldi. Bu sefer sorun, Anglosakson anlamında « İnsan Hakları » ile karıştırılmaması gereken 1789 İnsan ve Yurttaş Haklarının 3ncüsünün yokluğudur: güvenlik. Yani, yurttaşların devredilemez özgürlük ve mülkiyet haklarını kullanma yeteneğidir. Aslında, sadece suç oranında yaşanan genel bir artışın ötesinde, büyüyen bir coğrafi eşitsizliğe de tanık oluyoruz. Paris’in 7. bölgesindeki vatandaşlar kendilerini tehdit altında hissetmezken, Marsilya’nın 15. bölgesindeki vatandaşlar sürekli olarak suçluların saldırısına uğramaktan korkabilmektedirler. Aynı zamanda onları savunması gereken polis de işlev değiştirdi. Gittikçe daha sık saldırıya uğradığı bazı mahallelere girmekte isteksiz. Pek çok polis memuru haklı olarak hayatlarından endişe duyuyor: her yıl yaklaşık on tanesi görev başında ölüyor. Aynı şekilde bazıları yavaş yavaş siyasal muhalefete yönelik baskı memuru haline dönüşmektedir. Bu nedenle, birçok durumda polis, Sarı Yeleklilere ve bugün de sağlık politikasına muhalif olanlara karşı orantısız güç kullandı. Bu tür durumlar ülke genelinde çok fazla olmamakla birlikte, bunun rastlantısal değil, devletin zirvesi tarafından desteklenen kasıtlı bir yönelim olduğunu doğruluyorlar.

Bugün itibariyle polisler cumhuriyetçi eğitime bağlı kalmayı, yani sadece siyasi otoritelerin değil, herkesin hizmetinde kalmayı sürdürüyor. Sendikaları, bu konuyla ilgili uyarılarını çoğaltmakta ve genç meslektaşlarının işe alma koşullarını kınamaktadır. Bugün, psikiyatrik geçmişi olan ve küçük suçlar işlemiş olan adaylar polis akademilerine rahatlıkla kabul edilmektedir.

2022 Cumhurbaşkanlığı seçimi

Sarı Yeleklilerden sonra gelişen bu ikinci hareket, ülkenin yeni bir seçim kampanyasına hazırlandığı bir dönemde ortaya çıkıyor: Mayıs 2022’de Fransa cumhurbaşkanını belirlemek zorunda kalacak. Şimdiden seçmenlerin üçte ikisi, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yeniden aday olmasını istemiyor.

Nicolas Sarkozy ve François Hollande’ın ilk ve tek cumhurbaşkanlığı dönemlerinin sonunda başarısız oldukları göz önüne alındığında, Emmanuel Macron ancak halkın beklentilerini karşılayarak ikinci bir görev dönem daha görev yapmayı umabilir. Bu da küreselleşmeye karşı Sarı Yeleklilerin ve Cumhuriyet’in gerilemesine karşı polis sendikalarının ifade ettiği beklentilerdir, yani kamu yararı. Kamu yararına hizmet etmek gibi bir niyeti olmayan Cumhurbaşkanı Macron, bir seçim manevrası da deneyebilir:

- aday başvurularını yapay olarak çoğaltmak ve ikinci turda kendisiyle baş başa kalması için kendi seçtiği biri hariç, ilk turu kazanması muhtemel adayları itibarsızlaştırmak.

- şeytanlaştıracağı Marine Le Pen karşısında bir ikinci turu organize etmek ve muhaliflerinin çoğunu, faşizme karşı bir « cumhuriyetçi cephe » adına kendisine oy vermeye zorlamak.

Bu strateji, 2002’de Jean-Marie Le Pen’e (% 17) karşısında Jacques Chirac (% 82) lehine işe yaramıştı. Bugün ise biraz risklidir, Marine Le Pen, babası gibi bir faşist değil, bir Cumhuriyetçi imajına sahiptir. Bu nedenle Élysée, onu bir takoza dönüştürmek için fırsat kolluyor.

Eski askerlerin çağrısı

Bazı eski askerlerin, kurumların mevcut parçalanmasının altını çizdikleri ve kendilerine göre güvenlik sorununu çözmek üzere, onlara göre kaçınılmaz olan ve orduya olası bir başvuruyu önceden kınadıkları bir « liderlerimize açık mektup » yazdıkları ortaya çıktı. Çağrı, 13 Nisan 2021’de kendi internet siteleri olan Place d’Armes’te yayınlandı. Metin, 21 Nisan’da sağcı Valeurs actuelles dergisi sütunlarında değil, ama onun internet sitesinde yer aldı. Bu eski askerlerin tespitini uzun süredir paylaştığını söyleyen Marine Le Pen, onları Mayıs ayında kendisine oy vermeye çağırdı.

Élysée, bunun doğru bir fırsat olduğuna karar verdi ve bakanlarını teker teker, onlara göre görevde olan yoldaşlarını askeri darbe girişiminde bulunan « bir avuç emekli generali » kınamak üzere medyaya çıkardı. Hepsi, Cezayir generallerinin Cezayir’in bağımsızlığına karşı darbesinden elli yıl sonra tam da aynı güne denk gelmesi için askerlerin çağrısının 13 değil de 21 Nisan tarihinde yaptıklarını belirterek aldatma girişiminde bulundular. Son olarak, Marine Le Pen’in « postalların sesine » duyduğu hayranlığı kınadılar.

2022’nin ilk turunda Emmanuel Macron’dan daha iyi sonuç almayı umabileceğinin farkında olan Boyun Eğmeyen Fransa hareketinin lideri Jean-Luc Mélenchon, « fesatçı generalleri » mahkum ettirmek için Cumhuriyet Savcısına suç duyurusunda bulundu. Nitekim Jean-Luc Mélenchon, son cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda üçüncü sırayı almıştı ( Le Pen oyların % 21’ini, Macron % 24’sini ve Mélenchon % 19’unu almıştı).

Ordunun kamusal tartışmadaki yeri

Okurlarımızı, bu açık mektubun [2] metnini okumaya ve abartılı bir şekilde boş yere çok gürültü çıkarıldığını bizzat görmeye davet ediyoruz.

Hükümetin ordudan düzeni sağlamasını talep etme olasılığına « olağanüstü hal » denir. Ancak askerler bunun için eğitilmemiştir ve olası müdahaleleri, bu konuda eğitim alan sadece polis ve jandarmanın yanında can kaybına neden olabilir. 2005’te, 2015’te ve yine 2017’de hükümetler kararnameyle bu yola başvurdular. Bugün de yurttaşları terör riskine karşı korumak için « Sentinelle Operasyonu » kapsamında 10.000 kadar askere ihtiyaç duyulabilmektedir. Aynı durum Belçika ve Birleşik Krallık için de geçerlidir.

Ayrıca 1958 Anayasası’nın 36. Maddesi son çare olarak polis ve kolluk kuvvetlerinin İçişleri Bakanlığından silahlı kuvvetlere devredilmesine imkan tanımaktadır. Bu bir « sıkıyönetim » dir. Beşinci Cumhuriyet döneminde, 1961’de generallerin darbesi sırasında dahi uygulanmamıştır.

Hükümet ve Boyun Eğmeye Fransa, eski askerlerin Açık Mektup’ta anayasal çerçeve içerisinde hareket ettiklerinden asla söz etmediğini ve dolayısıyla da darbeci iradelerini ima ettiğini vurgulamaktadır. Bu korkunç bir niyet sınavıdır. Hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey, bu eski askerlerin fesatçı niyetlerle suçlanmasına izin vermez.

Bir bardak suda koparılan bütün bu fırtına sadece bu metne dikkat çekmeye hizmet etmiş olacaktır. Yaklaşık 30 general de dahil olmak üzere metni 10.000’den fazla eski askeri personel imzaladı. Ortaya koyduğu sorun şimdi artık herkes tarafından değerlendirilmektedir ve tüm partilerden yöneticilerin eylemsizliği göze çarpmaktadır.

İhbarda bulunanlara karşı yaptırımlar

Savunma bakanı, imzacıların cezalandırılacağını açıkladı. Marine Le Pen’i hedef alan damgalama artık seslendiği insanları da etkiliyor.

Ama ne yazık ki bunların 10.000’ninden sadece 18’i hala fiilen görevdedir. Bunların gizlilik yükümlülüğünün ihlali nedeniyle cezalandırılma riskleri vardır. Emekliler ise tümüyle ifade özgürlüğünden yararlanmaktadırlar. Sadece uyarıda bulundukları için suçlanabilirler, ancak bu 10.000 kişinin meşru yurttaş ifadeleri nedeniyle toplu olarak cezalandırılmaları en azından şaşırtıcı olacaktır.

İster muvazzaf ister emekli olsun askerler artık teba değil, herkes gibi vatandaştır. Cezayir darbesinin ardından, Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle silahlı kuvvetlerde köklü bir reform başlattı. Darbeci generallere itaat etmeyi reddeden askerler gerçekten de emirleri ihlal ettikleri için cezalandırılıyorlardı. 1940 yılında kendisi de üstü Mareşal Philippe Pétain’e itaat etmeyi reddeden ve özgür Fransa’yı kuran General De Gaulle, « yasal » ile « meşru » olan arasındaki farkı ortaya koydu. Savunma Yasası bu nedenle değiştirildi. Ordunun taraf seçmesine izin ermez, ancak onları gayri meşru ya da onur zedeleyici emirleri reddetmeye ve bu tür eylemlerde bulunurlarsa üstlerini tutuklamaya zorlar. Yani Cumhuriyete karşı herhangi bir komplo, fesatçı bir davranış söz konusu değildir.

Açık Mektup’u imzalayanlar haklı olarak, kendilerine hakaret eden genelkurmay başkanlarıyla « eşit bir zeminde konuşmayı » talep ettiler. Muvazzaf ya da emekli olsun, her askerin yurttaş olarak böyle bir hakkı vardır. Bu hak, İtaat ve Hizmet Etme yükümlülüklerinin gereğidir.

Bu Açık Mektup’u imzalayanları « fesatçı» olarak nitelendiren Adalet Bakanı Eric Dupond-Moretti, kendisini cezai kovuşturmaya açık hale getirdi. Eski avukat mahkeme salonunda savunma yapmıyordu. Bu nedenle sözlerinden sorumludur.

Tabu

10.000 imzacının bir bölümünün, Nazilerin eski işbirlikçilerinden ve Cezayirli darbecilerden oluşan Ulusal Cephe kökenli, Marine Le Pen’in partisi Ulusal Birlik’e üye veya yakın olması, , hiç kimseye Marine Le Pen’i ya da onları toplu olarak kınama hakkı vermez. Cumhuriyet’te kalıtsal veya toplu suç yoktur. Hepsi de tüm haklarıyla Fransız yurttaşıdır. Hiçbiri ulusu aşağılamakla suçlanmadı ve aralarında ülkelerine şerefle hizmet eden pek çok kişi bulunmaktadır.

Eski askerler tespitlerinde, devletin şiddet kullanma tekelini kullanmasını engelleyen woke söylemini ve siyasal İslam ideolojisini kınamakla yetinmediler. Yetkililerin Sarı Yeleklilere karşı kolluk kuvvetlerinin yaptığı Cumhuriyet karşıtı uygulamadan duydukları üzüntüyü de ifade ettiler. Devletin Açık Mektuplarına verdiği orantısız tepki, doğru yere parmak bastıklarını gösteriyor.

İnsanların medyada –ve belki yarın askeri birlikleri tarafından– yaptıkları, hatta düşündükleri için değil, herkesin hemfikir olduğu ama hiç kimsenin yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği bir teşhiste bulundukları için yargılanmasına neden olan değerlerin tersine dönmesi sürecine tanık oluyoruz.

Siyasi söylem yavaş yavaş gerçeklerden uzaklaştı. Bugün, bazı Polinezya topluluklarında olduğu gibi, kavranamayanın tabu haline geldiği sorunlu bir bölgeye girmektedir. « Akıl çemberi » [3] otuz yıldır çelişkili fikirleri yasaklamakla kalmadı, şimdi de bazı konuların ele alınmasını da yasaklamaya kalkışıyor.

İnsanın ve Yurttaşın ilk üç hakkı olan özgürlük, mülkiyet ve güvenlik kaybedildiğinde dördüncüsü « baskıya direnme » (madde 2) devreye girer.

Çeviri
Osman Soysal

[1] “Batı kendi çocuklarını nasıl yiyip yutuyor?”, yazan Thierry Meyssan, Tercüme Osman Soysal, Rast Haber (Türkiye) , Voltaire İletişim Ağı , 4 Aralık 2018.

[2] « Lettre ouverte d’anciens militaires à nos gouvernants », Réseau Voltaire, 13 avril 2021.

[3] Lobici Alain Minc, 1994 yılında üyesi olduğu Saint-Simon Vakfı’nı Jacques Chirac’ın demagojisine karşı « akıl çemberi » olarak nitelendirdi.