ABD’nin, dünya liderliğini sürdürmek için, Çin’in ve diğer gelişmekte olan güçlerin yükselen değerini yok saymanın kendisine zarar verdiğini ve uluslararası finansın yönetiminin sorumluluğunu paylaşmaları gerektiğini nihayet anladığı görülüyor. Bu nedenle ve çok da tereddüt ederek, Washington’un Uluslararası Para Fonu (IMF) aracılığıyla rakiplerine büyük ayrıcalıklar sunmaktan başka seçeneği kalmamıştı [1].

İlk aşamada, Kasım ayının son haftası içerisinde, IMF, 1960’lı yıllarda üyelerinin resmi rezervlerini tamamlamak için kurulan döviz sepeti Özel Çekim Hakları (SDR)’ye Yuan’ı dahil etme kararı aldı. Her ne kadar finansa yön veren makamların başındaki birçok ABD’li yetkili buna başından beri karşı çıksa da, Beijing en sonunda bu adım karşılığında mali sektörünün liberalleşmesini sürdürme sözü verdi.

Bugüne kadar, Çin Halk Bankası (Çin Merkez Bankası) döviz değişimine (döviz swapı) ilişkin kırka yakın iki taraflı anlaşmaya imza attı. Bu yıl, Surinam, Güney Afrika ve Şili Merkez Bankaları ülkelerindeki şirketler arasındaki takaslarda dolardan çıkışı teşvik etmeye başladı. Çin’in yaptığı ticari değiş tokuşlarda Yuan, gün gittikçe ABD para biriminin yerini almaktadır.

Bu strateji sayesinde, Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication (SWIFT) verilerine göre Yuan, bugün ticarette en çok kullanılan ikinci ve sınır ötesi ödemelerde dördüncü para birimi haline gelmiştir [2]. Ve er ya da geç bir gün Çin para birimi tümüyle konvertibl yani herhangi bir kısıtlama olmaksızın piyasada serbestçe değiştirilebilir hale gelecektir.

Çin Komünist Partisi yöneticileri, IMF Başkanı Christine Lagarde’ın şüphelerini bu şekilde yenmeyi başardılar: 1 Ekim 2016’dan itibaren Yuan, SDR bileşimi içerisindeki en önemli üçüncü para birimi haline gelecektir [3]. « Halkın Parası » (Renminbi) IMF’nin sepetinde Japon Yeni ya da İngiliz Sterlin’inden daha büyük bir ağırlığa sahip olacak ama ABD doları ve Euro’nun gerisinde kalmaya devam edecektir.

İkinci aşamada, ABD Kongresi,18 Aralık Cuma günü, temsil kotaları sistemi reformunu uygulaması konusunda IMF’ye yeşil ışık yaktı. Bunun IMF bünyesinde, Bretton Woods Anlaşmasının imzalandığı 1944’ten beri gerçekleşen en önemli değişim olduğuna şüphe yoktur. Hisselerin yeniden dağılımı meşruluk anlamında da IMF için büyük bir adımdır.

2008 yılında ekonominin yaşadığı çöküş, nakit krizi karşısında adım atabilmek için IMF’nin yeterli kaynaklara sahip olmadığını ortaya koymuştur. Egemen olduğunu iddia eden hiçbir ülke ondan yardım talep etme niyeti içerisinde olmadı. IMF, üye ülkelerinin hesaplarının bakiyelerinin istikrarını sağlamakla yükümlü çok taraflı bir para fonu yöneticisi olarak değil de ABD Hazinesinin silahlı kolu olarak hareket ettiğini ortaya koyduğu, Latin Amerika ve Güney doğu Asya borç krizi sırasında gösterdiği performans sonrasında güvenilirliğini tamamen yitirdi.

Bunun sonucunda, 2007 ila 2011 yılları arasında IMF Başkanı olarak görev yapan Dominique Strauss-Kahn, gelişmekte olan ülkeleri kotalarının yükselmesi karşılığında Fona yeni kaynaklar aktarmaları konusunda ikna etti. IMF Yönetim Kurulu, on dördüncü genel kota payları revizyonu dolayısıyla, yapılan öneriyi 2010’da kabul etti [4].

Reform girişimi o dönem, daha sonra ulusal parlamentoların onayına sunulmak üzere Yöneticiler Konseyine (tüm üyelerin katılımıyla oluşturulan) getirilmişti. Ve sonra, Washington, dolaylı olarak veto hakkını kullanacağını belirtti. IMF’de bir kararın onaylanması için, oyların %85’i gibi bir çoğunluğa gerek var ki sadece ABD’nin oy oranı toplam oyların %16,7’sine karşılık gelmektedir.

Ama bundan birkaç gün önce, beş yıllık sıkı bir muhalefet sonrasında, ABD Kongresi nihayet mevcut durumun ataletini bozdu. Kota sistemi reformu artık somut bir adım olacak. IMF’nin kullanılabilir kaynakları, 659.670 milyon Dolara ulaşarak ikiye katlandı. Bir ülkeye ayrılan kotanın, o ülkenin IMF’ye karşı mali taahhüdünün azami düzeyini ve kurum içerisindeki oy hakkını belirlemektedir. Bu aynı zamanda IMF finansmanına ulaşımını da belirleyen bir etkendir.

En büyük atılım, oy hakkı 3,8’den %6’ya yükselen ve ABD ve Japonya’dan sonra üçüncü en büyük güç haline gelen Çin için söz konusu olmuştur. Rusya ve Hindistan en etkili ilk on ülke arasına girmeyi başarırken, Brezilya dördüncü sıradadır. Bunun sonucunda Avrupa’nın oy kullanma hakkı da toplamda azalmıştır. Tek istisnayı, oy kullanım hakkı %1,68’den 2’ye yükselen İspanya oluşturmaktadır. Almanya, Fransa, İtalya ve Birleşik Krallık’ın payları azalmıştır.

« Reformlar IMF’nin kaynaklarını belirgin bir şekilde arttırıyor ve bize dünya ekonomisinin gelişme dinamiğini ve gelişen ülkelerin yükselen rolünü daha iyi yansıtmak üzere, kurumun yönetim yapısını geliştirerek, kriz karşısında daha etkili adımlar atma imkanı tanıyor. » diyor yaptığı bir basın açıklamasında Bayan Lagarde [5].

Öte yandan, ne yazık ki ABD’nin veto hakkı hala devam ediyor: oy hakları sadece binde iki kadar azalarak % 16,7’den %16,5’a düşmüş oluyor. Şu ana kadar Pekin’deki yöneticilerin, yönettiği kaynakların hacmi göz önünde bulundurulduğunda dünya ölçeğinde, 70 yıldan uzun bir süredir « son çare olarak borç » veren en önemli kurum olan IMF nezdinde ABD’nin egemenliği sorunuyla yüz yüze gelmek istemedikleri anlaşılıyor.

Çin ve ABD arasındaki ihtilaf sadece teğetseldir. Pekin, güçlü bankaları (China Development Bank, Chine Ex-Im Bank, ICBC, Bank Of China v.b. gibi) sayesinde ve içerisinde yer aldığı bölgesel kalkınma bankaları (Asya Altyapı Yatırımları Bankası AAIB [6], Şanghay İşbirliği Teşkilatı Bankası (SCO) ve BRİCS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın baş harfleri) Bankası aracılığıyla [7] mali kaldıracını geliştirme arayışında oldu.

Çin’in, altyapı ve hammadde üretimi projelerinin finansmanında, Asya Pasifik’te olduğu kadar, Afrika’da, Latin Amerika’da ve Karayipler’de [8], Dünya Bankası ve Washington’un desteklediği bölgesel kalkınma bankalarıyla (Asya Kalkınma Bankası, Afrika Kalkınma Bankası, Amerika Kıtası Kalkınma Bankası, v.b.gibi) doğrudan rekabet içerisinde olduğundan şüphe yoktur.

Öte yandan, Pekin’in önayak olduğu ve ülkelere kriz dönemlerinde likidite sağlayan, Chiang Mai İnisiyatifi (Çin, Japonya, Güney Kore ve ASEAN’a bağlı 10 ülkeyi içeren) ve BRİC ülkeleri acil rezervlerinin kullanımı sözleşmesi (aynı zamanda mini IMF olarak da bilinen) gibi mali işbirliği mekanizmalarının parasal kaynakları sınırlıdır. Dolar cinsinden işlem görmektedirler [9] ve belli bir limitin üzerindeki borçlarda IMF’nin desteğine bağımlıdırlar.

Bundan dolayı, gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) artış oranları yüksek olan Çin ve diğer ülkelerin IMF nezdinde katılımlarının artması ve 24 sandalyeye sahip Yönetim Kurulunda iki sandalye daha kazanmaları dünya için çok iyi haber iken, ABD ezici egemenliğini uygulamayı sürdürüyor.

Washington, en küçük bir ayrıntısında dahi mutabık olmaması durumunda, veto hakkı sayesinde gelişen ülkelerin yapacağını bir öneriyi kolaylıkla engelleyebilmektedir. Çin’in bazı durumlarda, tek bir ülkenin oyunun kurallarını belirlemesini engellemek için ara sıra baskı uygulaması gerekeceğine hiç şüphe yok…

Çeviri
Osman Soysal
Kaynak
Russia Today (Russie) ">Russia Today (Russie)

[1«Congress Set to Approve Overhaul of IMF’s Governance», Ian Talley, The Wall Street Journal, December 15, 2015.

[2«Chinese Yuan demonstrates strong momentum to reach #4 as an international payments currency», Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication, October 6, 2015.

[3«Le yuan sera la troisième monnaie la plus puissante dans le panier du FMI», par Ariel Noyola Rodríguez, Traduction JJ, Russia Today (Russie), Réseau Voltaire, 10 décembre 2015.

[6«Beijing, le crépuscule asiatique post-Bretton Woods», par Ariel Noyola Rodríguez, Réseau Voltaire, 11 novembre 2014.

[7«Vers une nouvelle architecture financière», par Ariel Noyola Rodríguez, Réseau Voltaire, 1er juillet 2014.

[8«La Chine est devenue le banquier de l’Amérique latine», par Ariel Noyola Rodríguez, Réseau Voltaire, 11 mars 2015.

[9« Protagoniser la yuanisation de l’économie mondiale », par Ariel Noyola Rodríguez, Russia Today (Russie), Réseau Voltaire, 17 juillet 2015.